Ankara’nın Kelt Sırları: Galatlar’ın Genetik ve Kültürel İzleri Hâlâ Yaşıyor mu?

Ankara’nın gri yüzünün altında Kelt kökenli Galatlar’ın genleri ve kültürü yatıyor olabilir mi; Ankaralıların fiziği ve karakteri bu mirası mı taşıyor?

ZDA
Zeliha Demirci Aktaş Editör
YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Ankara’nın Kelt Sırları: Galatlar’ın Genetik ve Kültürel İzleri Hâlâ Yaşıyor mu?
ZDA
Zeliha Demirci Aktaş Editör

Ankara ve çevresinde yaklaşık 2300 yıl önce yaşayan Kelt kökenli Galatlar’ın, kentin tarihini, yer adlarını, hatta bazı Ankaralıların fiziksel özelliklerini ve karakterini hâlâ etkilediği düşünülüyor. Genetik bulgular, arkeolojik kazılar ve antik kaynaklar, Ankara’nın yalnızca bir memur kenti değil, aynı zamanda “bozkırdaki Avrupalılar”ın başkenti olduğunu gösteriyor.

ANKARA’YA KELT DAMGASI VURULUYOR

M.Ö. 278 civarında Balkanlar üzerinden Anadolu’ya giren ve antik kaynaklarda “Galatlar” olarak anılan topluluk, Avrupa’daki Galyalılar ve Kelt halklarıyla akraba kabul ediliyor. Bithynia Kralı’nın paralı asker çağrısına yanıt veren bu savaşçı gruplar, Anadolu’ya geçici olarak değil, kalıcı olarak yerleşti. Kızılırmak yayının içine düşen bölge, yani bugünkü Ankara, Yozgat ve Eskişehir hattı, “Galatya” olarak adlandırılan yeni siyasi coğrafyanın kalbi haline geldi. Böylece Orta Anadolu bozkırları, Roma ve Yunan dünyası ile Avrupa’nın Kelt dünyası arasında benzersiz bir temas alanına dönüştü.

TEKTOSAGLAR ANCYRA’YI BAŞKENT YAPIYOR

Galatlar Anadolu’ya yerleştiklerinde üç ana boya ayrıldı: Tektosaglar, Tolistoboglar ve Trokmiler. Ankara’nın kaderini esas değiştiren grup ise Tektosaglar oldu. O tarihte daha çok bir Frig yerleşimi olan Ancyra, Tektosaglar tarafından merkez ve fiili başkent seçildi. Araştırmacılara göre, Ankara’nın ticaret yolları üzerinde stratejik bir kavşak olarak sivrilmesi ve zamanla büyük bir yerleşime dönüşmesi, Galat döneminde hız kazandı.

Tolistoboglar, Friglerin zengin toprakları olan Gordion ve Pessinus (bugünkü Sivrihisar çevresi) bölgesine yerleşerek hem tarım hem ticaret bakımından güçlü bir odak yarattı. 

Trokmiler ise Yozgat civarındaki Tavium merkezli yerleşimleriyle Kapadokya sınır hattında, adeta askeri bir tampon bölge oluşturdular. Böylece Ankara merkezli Tektosag egemenliği, batıda Gordion, doğuda Tavium ile desteklenen bir Galatya ağı kurdu.

GORDION VE DÜĞÜM EFSANESİ YENİDEN YORUMLANIYOR

Gordion denildiğinde kamuoyunun aklına genellikle Büyük İskender’in ünlü “Gordion Düğümü” efsanesi geliyor. Oysa kronoloji farklı bir tabloya işaret ediyor. İskender’in Gordion’a gelişi M.Ö. 333’e tarihlenirken, Galatlar’ın Anadolu’ya girişleri yaklaşık yarım yüzyıl sonra gerçekleşti. Bu nedenle düğüm efsanesi doğrudan Galatlar’la bağlantılı değil.

Buna karşın Galatlar’ın Tolistobog boyu, Gordion ve Pessinus bölgesine yerleşerek Friglerin efsanevi başkentini kendi güçlü kalelerinden biri haline getirdi. 

Gordion kazılarında bulunan ve insan kurban etme ritüelleriyle ilişkilendirilen bulgular, Kelt dünyasında bilinen kanlı ritüellerle benzerlik taşıdığı için dikkat çekiyor. Arkeologlar, bu ritüellerin bir bölümünü Galat varlığı ile ilişkilendiriyor; bu da Anadolu’da Kelt savaşçı kültünün izini görünür kılıyor.

ANKARALI FİZİĞİ KELT MİRASINI HATIRLATIYOR

Ankara ve çevre ilçelerde yaşayan yerli ailelerde görülen bazı fiziksel özellikler, antropoloji çevrelerinde uzun süredir tartışılıyor. İç Anadolu’nun genel esmer ve koyu renkli tipolojisinin aksine, özellikle Ankara’nın Çamlıdere, Kızılcahamam ve Güdül hattında açık ten, çilli yüz, kızıl ya da sarı saç, yeşil veya ela göz gibi özelliklerin görece yoğunlaştığı belirtiliyor.

Bu görünüm, Avrupa’daki Kelt nüfusunun klasik fiziki portresiyle benzeştiği için, kimi araştırmacılar tarafından Galat mirasıyla ilişkilendiriliyor. Elbette Anadolu, tarih boyunca onlarca kavmin geçtiği ve karıştığı bir coğrafya. Bu nedenle tek bir kökene indirgeme yapılmıyor; ancak “Ankaralı tipi” diye anılan bu fenotipin, Galat döneminin genetik izdüşümlerinden biri olabileceği değerlendiriliyor.

GENETİK ÇALIŞMALAR GALAT İZLERİNİ DESTEKLİYOR

Son yıllarda yapılan DNA analizleri, Anadolu’nun tam anlamıyla bir gen havuzu olduğunu doğruluyor. Farklı çağlarda gelen farklı halkların, yerli nüfusla karışarak çok katmanlı bir genetik yapı oluşturduğu görülüyor. Orta Anadolu’da tespit edilen Avrupa kökenli bazı belirteçler, özellikle R1b haplogrubu gibi, Kelt ve Batı Avrupa topluluklarıyla bağlantı kurulmasını mümkün kılıyor.

Genetikçiler, bu haplogrupların varlığının Galatlar’la bire bir eşitlenemeyeceği uyarısını yapıyor; ancak Kızılırmak yayı içindeki bölgelerde bu tür Avrupa izlerinin sürüyor olmasını, Galat göçünün biyolojik izlerinin tamamen silinmediğine işaret eden önemli bir veri olarak görüyor. Ankara pratikleriyle örtüşen saha çalışmaları, bölge köylerinde soy hatlarının yüzyıllar boyunca çok radikal değişimlere uğramadığını da gösteriyor.

ANKARA KARAKTERİ GALAT PROFİLİYLE ÖRTÜŞÜYOR

Antik Roma tarihçileri, Galatlar’ı sık sık “inatçı, savaşçı, fevri ve cesur” sıfatlarıyla tanımlıyor. Gelir elde etmek için kıtalar aşan savaşçı topluluklar olarak, paralı askerlikten yağma seferlerine uzanan geniş bir eylem repertuarı sergiledikleri biliniyor. Bu özellikler, yerleştikleri bölgelerde sert ama belirli bir onur anlayışına dayalı yerel kültürler oluşturduklarını düşündürüyor.

Ankara özelinde, şehir folklorunda sık kullanılan “dik başlı, dediğini yapan ama mert” Ankaralı profilinin, kimi yerel tarihçiler tarafından Galat mirasıyla ilişkilendirilmesi dikkat çekiyor. Akademik düzeyde doğrudan kanıtlanmamış olsa da, bu yorumlar hem Ankara kültürünü hem de Galat geçmişini gündemde tutan önemli bir anlatı oluşturuyor.

GALAT DİLİ KAYBOLUYOR AMA İZLER BIRAKIYOR

Galatlar, Aziz Pavlus’un “Galatyalılara Mektup”u yazdığı M.S. 1. yüzyıla kadar kendi dillerini korumayı başardı. Ünlü bilgin Aziz Hieronymus, M.S. 4. yüzyılda Ankara çevresinde konuşulan dilin, Almanya’nın Trier bölgesindeki Treveri kabilesinin diliyle neredeyse aynı olduğunu kayda geçirdi. Bu bilgi, Galatlar’ın Avrupa Kelt dünyasıyla dilsel bağını geç döneme kadar koruduğunu ortaya koyuyor.

Zamanla bölgede Yunanca ve ardından Türkçe hâkim hale geldikçe, Galatça gündelik hayattan silindi. Yine de bazı araştırmacılar, Ankara çevresindeki köy ve mevki adlarının bir bölümünün yalnızca Türkçe ile açıklanamadığını belirterek, Galat/Kelt kökenli olabileceği ihtimali üzerinde duruyor. “Ayaş” ve “Bala” gibi tartışmalı örnekler yanında, bazı höyük ve yer adlarının Galat soylularının isimlerinden türemiş olabileceği savunuluyor.

Yöresel ağızda kullanılan bazı tarım ve coğrafya terimlerinin de Keltçe ile benzerlik gösterdiği öne sürülüyor. Örneğin kimi bölgelerde kullanılan “mar” gibi ifadelerin, Keltçe’de “sınır/bölge” anlamındaki bazı sözcüklerle akraba olabileceği iddia ediliyor. Ancak dilbilimciler bu alanın hâlâ flu olduğunu, kesin bağlantı için daha kapsamlı karşılaştırmalı çalışma gerektiğini vurguluyor.

GALAT YERLEŞİM AĞI ANKARA MERKEZLİ ŞEKİLLENİYOR

Galatlar’ın Anadolu’daki üç ana boyu, farklı ama birbirini tamamlayan roller üstlendi. Tektosaglar, Ankara (Ancyra) merkezli bir siyasi çekirdek oluşturarak Galatya’nın başkent işlevini üstlendi ve diplomatik, ticari ilişkilerde belirleyici oldu. Tolistoboglar, Gordion ve Sivrihisar çevresinde, eski Frig topraklarını kontrol ederek ekonomik gücü elinde tuttu. Trokmiler ise Yozgat ve Tavium hattında, doğu sınırını güçlendiren savaşçı bir hat oluşturdu.

Bu yapı, Ankara’yı yalnızca coğrafi bir merkez değil, aynı zamanda askeri ve politik kararların alındığı bir odak haline getirdi. Roma egemenliği sonrasında bile Ancyra’nın önemini koruması, bu Galat mirası sayesinde açıklanıyor. Uzmanlara göre, Ankara’nın ilerleyen yüzyıllarda da bölgesel yönetim merkezi olarak tercih edilmesi, Galat döneminde atılmış bu stratejik temelin üzerine inşa edildi.

ANKARA KALESİ TARİHSEL KİMLİĞİ PEKİŞTİRİYOR

Bugün Ankara Kalesi’ne bakanlar, çoğunlukla Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerini hatırlıyor. Oysa bölgenin savunma geleneği, Galatlar’ın burayı bir güç merkezi olarak kullanmasıyla pekişiyor. Her ne kadar kale surlarının bugünkü hali daha geç dönemlere ait olsa da, tepenin “doğal kale” olarak seçilmesi, Galatlar’ın askeri refleksleriyle de örtüşüyor.

Bu perspektiften bakıldığında, Ankara Kalesi yalnızca taş duvarlardan ibaret değil; Friglerden Romalılara, Selçuklulardan Cumhuriyet’e uzanan çok katmanlı bir hafızanın simgesi. Bu hafızanın ilk büyük “Avrupalı” halkası ise Kelt kökenli Galatlar olarak öne çıkıyor.

ANKARA’NIN KELT HİKÂYESİ ŞEHRİN KİMLİĞİNİ DERİNLEŞTİRİYOR

Ankara’nın Kelt geçmişi, akademik tartışmalara açık olmakla birlikte, kentin kimliğini zenginleştiren önemli bir boyut sunuyor. İskoçya ve İrlanda’daki Kelt topluluklarıyla, Ankara’nın bazı köylerinde yaşayan aileler arasında, hem genetik hem kültürel düzeyde dolaylı da olsa bir bağ bulunduğu düşüncesi, şehrin hafızasına yeni bir pencere açıyor.

Bugün bozkırın ortasında yükselen gri binaların ardında, bir zamanlar Avrupa’nın derinliklerinden kopup gelen savaşçı bir halkın izleri yatıyor. Bu izleri görmek, hem Ankara’nın tarihine hem de Anadolu’nun çok katmanlı yapısına daha bilinçli bakmayı sağlıyor.

Yorumlar

Yorum kurallarını okudum ve kabul ediyorum.
Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorum ekleyen siz olun.
Sonraki Sayfa