Zamanı çizen sanatçı: Vahap Aydoğan! İlhamı, anlatılmamış hikayeler...
Eserleriyle derin hikayeler ve izler sunan Vahap Aydoğan'la sanatını, ilhamını, hayallerini ve daha birçok konuyu konuştuk. İşte Aydoğan'la röportajımız...
Renklerle, desenlerle, figürlerle; gizli duyguları, yaşanmışlıkları, hikayeleri, toplumun psikolojisini tuvale döken 'resimler', sanatsever insanları alıp derinliklere götüren en önemli sanat dallarından birisidir.
Resme sevdası olan insanlar, resimlere baktığında sadece bakmakla yetinmez; onları hisseder, duyar, görür. İçerisinde bir anlam duygusu oluşur.
Öyle ressamlar var ki...İşlerini büyük aşkla, tutkuyla yaparlar. Resimle bütünleşmişlerdir adeta.
Vahap Aydoğan da o isimlerden bir tanesi.
Onun resimleri yüzeydeki görünürlükten ibaret değildir, her fırçasından ayrı bir hikaye ortaya koyar. Eserleriyle, kalpte derin bir iz bırakır. Resimleri sizi alıp derinliklere kadar götürür.

Sadece, renk, figür, desen değil; suskunluklar, bastırılmış arzular, kayıpların ağırları, sorulmamış soruların gölgesi gizlidir çalışmalarında.
İşini bu kadar aşkla yapan Vahap Aydoğan'la çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
İşte o röportaj;
Resimle bir bütünsünüz ve iç içesiniz. Resim yapmak size neler hissettiriyor?
Resim benim için sadece bir ifade biçimi değil; bir var olma biçimi. Bu coğrafyada büyümek, yalnızca yaşamak değil, tanıklık etmek demek. Sessizliklere, yarım kalmış cümlelere, bastırılmış duygulara… Resim yaparken içimde taşıdığım bütün bu yük hafiflemiyor belki ama bir biçim buluyor. Renklerle, yüzlerle, boşluklarla konuşuyorum. Resim yaparken, yaşadığım coğrafyanın diliyle susuyor, kendi iç sesimle konuşuyorum. O an, zaman durmuş gibi oluyor; ne dün var ne yarın, sadece orada, o anda…
Size ilham olan şey nedir?
Beni en çok, anlatılmamış hikâyeler etkiliyor. Yıkıntılar, sessiz ağıtlar, unutulmuş yüzler… Bu toprakların belleği çok katmanlı; her adımda bastığın yer bir başka hafızaya denk gelir. Çocukluğumun sokakları, duvarlara yazılmış isimler, kaybolmuş insanların izleri… Hepsi resmimin içindeler. Bazen bir annenin bekleyişi, bazen bir çocuğun gözündeki soru, bazen de hiç gelmeyecek bir mektubun boşluğu ilham olur bana.
Resim, bu ağır belleğe bir cevap değil belki, ama bir tanıklıktır. Bazen bir yüzü kurtarır, bazen bir duyguyu ayakta tutar. O yüzden resim yapmak, unutmaya karşı bir direniş benim için.
Kitap kapaklarına da çizimler yaptığınızı biliyoruz. Kitapların içerikleri, konuları, yazarları yanı sıra iç açıcı kapak tasarımları da oldukça önemli. Bazı insanlar, bazen kitapları sırf kapaklarının güzelliği için alıyor. Kitap kapakları tasarlarken nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?
Kapak tasarımı benim için kitabın sessiz özeti gibidir. Sayfaların içine gizlenmiş duyguyu, ritmi, yarayı ya da umudu tek bir görselde anlatmaya çalışırım. Öncelikle kitabı okurum , ya tamamını ya da yazarla uzun uzun konuşurum. Çünkü ne anlatıldığı kadar, nasıl anlatıldığı da çok önemlidir. Yazarın sesi, dili, sessizliği, kullandığı kelimelerin ağırlığı ya da hafifliği… Bunlar benim çizgime, rengime, hatta bazen boşluk kullanımına bile yön verir.

Kapak, sadece göze değil, ruha da seslenmeli. Bir okur rafta o kitabı gördüğünde, içinde ne olduğunu tam olarak bilmeden de bir şey hissetmeli. Bazen bir çizgi, bazen bir bakış, bazen sadece dokulu bir zemin… Her kitap, kendi dilini ister; ben de o dili anlamaya çalışırım.
Hangi kitapları daha çok tasarlıyorsunuz?
Genellikle edebi metinlere, anı kitaplarına, otobiyografik anlatılara politik kaotik hikayelerle çizimler yapıyorum. Özellikle kadın hikâyeleri, azınlık anlatıları, kişisel hafıza ve göç eksenli metinler beni daha çok çekiyor. Çünkü bu tür metinlerde yalnızca hikâye değil, derin bir sarsıntı, bir iz, bir tortu oluyor. Ben de o tortunun biçimini arıyorum.
Bazı kapaklarda çizgi daha ön planda olurken, bazıları tamamen dokulara, boşluğa, hatta suskunluğa yaslanır. Ama hepsinde ortak olan bir şey varsa, o da sahici bir bağ kurma çabasıdır. Kapak, kitabın iç sesiyle örtüşüyorsa, işte o zaman gerçek bir bütünlük yakalanmış olur.
Resmi ticaretten ziyade büyük bir aşkla yapıyorsunuz. Her bir eseriniz oldukça büyüleyici. Resimlerinizin sergilenmesini ya da satılmasını istemiyor musunuz? Gelen teklifler oldu mu? Günümüzde sanatın bağımsız kalması mümkün mü? Sizce ne kadar mümkün?
Resim benim için yalnızca bir sanat değil; bir yaşama, anlama ve hafıza yaratma biçimi. Özellikle biyografi çizimlerimde, her yüz bir hikâye taşır; sadece hatların birleşiminden ibaret değil, o hayatın izlerini, yüklerini, suskunluklarını yansıtır. Bu yüzden yaptığım iş, ticari bir metadan çok, bir tanıklık ve hatırlatma eylemidir.
Bir insanı çizmek, onu yalnızca “görmek” değil; onun varlığını tanımak, ona tanıklık etmeyi kabul etmektir. Her çizim, benimle o yüz arasında kurulan mahrem bir bağın ürünüdür. Bu bağı kamusal alana taşımak ,gerek bir sergi, gerek satış, gerekse kolektif bir dolaşım aracılığıyla, yalnızca bir görünürlük meselesi değildir. Bu, aynı zamanda o portrelerin taşıdığı hikâyeye sadık kalmak, onu korumak ve anlamını aşındırmadan paylaşmaktır.
Günümüzde sanatın bağımsız kalması zor görünüyor. Çünkü bağımsızlık sadece ekonomik değil, aynı zamanda anlamın, özün korunmasıdır. Benim çizdiğim biyografiler, öylesine kişisel ve derin bağlar içeriyor ki, onların özgürlüğü, başkalarının gözünde birer “ürün” olmaktan çok, yaşananların saygıyla anılmasıyla mümkün oluyor. Bağımsızlık, bence, bu saygıyı, bu derinliği koruyabilmekte saklı.

Sanatın bağımsız kalması elbette zor. Ama mümkün. Özellikle de bizler, görünür olmaktan çok, görünmeyene ses olmaya devam ettikçe.
Kadın figürleri üzerine çok sayıda eseriniz var. Hiç âşık olduğunuz ya da kalp kırıklığı yaşadığınız bir insanı resmettiğiniz oldu mu? Ya da ondan bir parça resimlerinizde yer verdiniz mi?”
Evet. Aşık olduğum kadını çizdim.Ama bu, romantik bir aşk değildi.Aşık olduğum kadın, annemdi. Onun çalışırkenki hâliyle başladı her şey. Gövdesiyle bir hayatı taşıyordu.
Sessizce, sabırla, özenle…Bir şey anlatmıyor, ama her şeyi gösteriyordu. Bazen bir tabak taşırken,bazenbir perdeyi toplarken, bazen hiç konuşmadan otururken.
O yüzden kadın figürleri çizerken sadece bedeni değil, o bedenin taşıdığı zamanı çiziyorum. Bir eğilişi, bir duruşu, bir bakışı…Annemin içime işleyen görüntüsü bugün bile bütün çizgilerimde dolaşıyor.
Kalp kırıklığı mı? Elbette.
Ama en derin kırıklık, onun yorgunluğunu çocukken fark edemeyişimdir belki. Varlığını alırken, görünmezliğini sorgulamadan yaşayışım. Bunu telafi edemem ama biyografisinde bunları yaşatmaya özen gösterdim. Belki biraz orada durmasını sağlayabilirim.
Dolayısıyla evet …
Resimlerimde âşık olduğum kadın var. Onun sureti değil belki, ama gölgesi. Bakışların arasında kaybolan bir kadının görülmek isteyen izi gibi...
Resmetmek istediğiniz ya da çalışmak istediğiniz bir isim var mı?
Ben genellikle isimlerden değil, izlerden yola çıkarım. Hayatın gürültüsünde adı yüksek sesle anılmamış, ama varlığı derin izler bırakmış insanları çizmek isterim. Onlar ünlü değil; ama bir bakışlarıyla, bir suskunluklarıyla, bir duruş ya da geçip giden bir an içindeki halleriyle hafızada yer eden insanlar.Bir odanın köşesinde sessizce oturmuş birini, bir yolculuk sırasında camdan dışarı bakanı, konuşmadan anlayan bir yüzü…
Yani görünmek için çabalamamış ama hep orada olmuş bedenleri.Çünkü çizdiğim her yüz, sadece bir portre değil, zamana yayılmış bir varoluşun izdüşümü. Bir annenin akşam üzeri gözlerinde beliren uzaklığı, bir çocuğun iç sesi, ya da yaşlı bir adamın omuzlarına sinmiş bir mevsim gibi. Bu yüzden “isim” değil, “iz” arıyorum. Ve bazen o iz, en yakınımda beliriyor: Belki henüz çizilmemiş olanı….
Geleceğe dair planlarınız var mı? Ya da yapmak istediğiniz sanatsal faaliyetler?

Benim en büyük arzum, Mezopotamya çağdaş sanat fuarını hayata geçirmek.
Özellikle bağımsız sanatçıların, sesleri henüz duyulmamış, kalıpların dışına çıkmış sanatın buluşma noktası olacak bir fuar…
Burada sanat, sadece ticaret değil; özgür düşüncenin, deneyin ve tarihsel belleğin bir araya geldiği bir alan olacak.
Bir nevi çağdaşlığın köklerle buluştuğu, sınırların silindiği bir mekân.
İkinci en büyük arzum ise bu yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Germüş Klişesi’nin yerleşkesinde, yıkılmaya yüz tutmuş metruk bir alanda bir sergi açmak.
Bu alan, tıpkı çizdiğim kimi biyografiler gibi, unutulmuş ama hala bir hakikati taşıyan, geleceğe dair söylenmeyi bekleyen bir mekân.
Orada, emeğin, direncin ve kadınların görünmeyen öykülerini anlatmak istiyorum. Sergi, sadece resimlerin değil; yaşanmışlığın, unutulmamanın ve varoluşun sessiz bir şarkısı olacak.
Bu projeler, benim sanatla kurduğum ilişkiyi ve çizdiğim biyografilerin ruhunu somutlaştırma çabasıdır.
Bağımsızlık, görünürlük ve hatırlanmak…
Bunlar, resimlerimde olduğu kadar, hayatımdaki yolun da pusulası.

