Ankara'da devlet binalarının mimarisi nasıl değişti?

Ankara’da devlet binaları Osmanlı esintisinden kübik modernizme, oradan devasa külliyelere nasıl evrildi, bu dönüşüm hangi siyasi zihniyeti yansıtıyor?

EP
Esra Polat Editör
YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Ankara'da devlet binalarının mimarisi nasıl değişti?
EP
Esra Polat Editör

Ankara’da Cumhuriyet’in ilanından bugüne inşa edilen devlet binaları, sadece beton ve taştan oluşan yapılar değil; her dönemin siyasi iklimini, ideolojik tercihini ve “devlet”in vatandaşın karşısına hangi yüzle çıkmak istediğini gösteren semboller olarak öne çıkıyor. İdari merkezler, bakanlıklar ve yüksek yargı yapıları hem mevzuattaki fonksiyonlarına hem de dönemin Ankara pratiğine uygun biçimde sürekli biçim değiştiriyor.

ANKARA’DA DEVLET MİMARİSİ CUMHURİYETLE YENİ KİMLİK KAZANIYOR

Cumhuriyet’in başkenti olarak seçilen Ankara, 1920’lerden itibaren planlı bir “devlet sahnesi”ne dönüştürüldü. Eski Osmanlı taşra kentinin üstüne yeni bir idari merkez kuruldu; bu merkezdeki binalar, mevzuatın tarif ettiği kamu hizmeti fonksiyonlarını taşırken, aynı zamanda yeni rejimin görünür propagandası işlevini de üstlendi. Ulus, Kızılay, Bakanlıklar ve Çankaya hattında yükselen yapılar, her on yılda değişen mimari üslupla birlikte, devletin kendisini yeniden tanımlama biçimini de gözler önüne serdi.

BİRİNCİ ULUSAL MİMARLIK OSMANLI KÖKLERİYLE BAĞI KOPARMADI

Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle 1920’lerde Ankara’da yükselen devlet binaları, I. Ulusal Mimarlık Akımı çerçevesinde şekillendi. Bu üslup, mevzuatta tarif edilen yeni kurumların (meclis, bakanlık, banka, otel) modern işleyişini barındırırken dış cephede Osmanlı ve Selçuklu referanslarını korudu.

Geniş saçaklar, sivri kemerler, çini süslemeler ve kubbelerle donatılan bu binalar, betonarme tekniğin sunduğu modern imkânlarla inşa edildi; ancak dış görünüşleri, tarihi bir kostüm giymiş izlenimi verdi. Bu tercihle devlet, hukuki ve idari olarak yeni bir rejim kursa da simgesel dilde topluma “köklerimiz bu topraklarda, geçmişi reddetmiyoruz” mesajını verdi.

Ankara’daki II. TBMM Binası (bugünkü Cumhuriyet Müzesi), Vedat Tek imzasıyla bu dönemin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Ankara Palas, dönemin protokol ve konaklama ihtiyacına cevap verirken, Mimar Kemalettin’in doğulu, süslü üslubuyla seçkin bir temsil mekânına dönüştü. Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü binası ise, her ne kadar İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlansa da Selçuklu-Osmanlı sentezini cepheye taşıyarak, milli ekonomi vurgusunu mimari dile aktardı.

MODERNİZM ANKARA’YI “GRİ DEVLET KENTİ”NE DÖNÜŞTÜRÜYOR

1930’larda siyasi söylem ve devletin kendini konumlandırma biçimi net biçimde değişti. Osmanlı süslemeleri, geride bırakılmak istenen bir geçmişin simgesi gibi görülmeye başlandı. Mevzuat ve kurum yapılanmaları Batılılaşırken, mimari dil de keskin bir şekilde modernizme döndü. Ankara, Avusturyalı ve Alman mimarlar için adeta bir “modern devlet laboratuvarı” haline geldi.

Clemens Holzmeister ve Ernst Egli gibi isimlerin öncülük ettiği bu dönem yapılarında süsleme neredeyse tamamen terk edildi. Düz çatılar, kübik kütleler, gri sıvalar ve güçlü simetri duygusu, devletin kendini “akılcı, laik, rasyonel ve Batılı” olarak kodladığı bir yüz haline geldi. Mevcut TBMM binası, Holzmeister’in elinden çıkan, anıtsal ama gösterişten uzak tasarımıyla bu ideolojiyi somutlaştırdı. Bakanlıklar bölgesindeki erken dönem genelkurmay ve bakanlık binaları, ölçekleri ve masif kütleleriyle “ciddi, otoriter ve mesafeli” devlet imajını pekiştirdi.

Bu mimari dil, dönemin hukuk reformları, laiklik vurgusu ve merkeziyetçi devlet anlayışıyla uyumlu bir görünüme sahipti. Binalar, yalnızca kamu hizmetinin görüldüğü yerler değil, aynı zamanda yeni yaşam tarzının ve dünya görüşünün de teşhir mekânlarıydı.

İKİNCİ ULUSAL MİMARLIK DEVLETİ TAŞ VE ANITLA GÜÇLENDİRİYOR

1940’lı yıllara gelindiğinde, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı güvensizlik ortamı ve dünyada yükselen milliyetçilik dalgası, Türkiye’de de içe kapanma eğilimini artırdı. Yabancı mimarların baskın olduğu dönem yerini, Türk mimarların ağırlık kazandığı II. Ulusal Mimarlık Akımı’na bıraktı. Bu dönemde mevzuatla kurumsallaşan üniversiteler, anıtsal anıt yapılar ve bazı kamu kurumları, daha ağır ve “ebedi” bir dil kazandı.

Ankara taşı başta olmak üzere kesme taşın yoğun kullanımı, devasa sütunlar, yüksek ve anıtsal girişler, güçlü simetrik planlar ve ağırlık hissi, bu dönemin en belirgin nitelikleri oldu. Süsleme azaldı; ancak binanın “ben buradayım, kalıcıyım” diyen otoriter duruşu öne çıktı. Bu yaklaşım, hukuki ve siyasal düzlemde güçlü, sarsılmaz devlet fikrinin mimari karşılığı olarak görülebilir.

Ankara’da bu dönemin zirvesi, hiç kuşkusuz Anıtkabir’dir. Emin Onat ve Orhan Arda’nın tasarladığı Anıtkabir, yalnızca bir anıt-mezar değil, Cumhuriyet’in kurucu liderine atfedilen saygının, milli birliğin ve devlet sürekliliğinin mekânsal manifestosu oldu. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi gibi yapılar da, bilimi ve eğitimi devletin ideolojik çerçevesine oturtan kurumsal mekânlar olarak, bu taş ve anıt dilini sürdürdü.

ULUSLARARASI ÜSLUP DEVLET BİNALARINI PLAZALAŞTIRIYOR

1950’lerden 1990’lara uzanan süreçte, çok partili hayata geçiş, ekonomik açılımlar ve küresel mimari trendler, Ankara’daki devlet ve yarı-kamusal yapıların tasarımını belirledi. Uluslararası Üslup, yani “International Style”, mimaride kimlik ve sembol arayışından çok, işlevsellik ve rasyonel planlamayı öne çıkaran bir çizgi sundu.

Cam cepheler, prizmatik formlar, yüksek katlı bloklar ve alüminyum doğramalar, devlet binalarını “anıt yapı” olmaktan uzaklaştırıp “büro binası”na yaklaştırdı. 

Mevzuat açısından büyüyen bürokrasi, artan personel ve yeni kurulan kurumlar, büyük ofis katlarına ve esnek planlara ihtiyaç duyuyordu. Bu ihtiyaç, estetikten çok işlevi önceleyen tasarımlarla karşılandı.

Emek İş Hanı, Türkiye’nin ilk gökdelenlerinden sayılarak, Ankara siluetine dikey bir vurgu ekledi. Dışişleri Bakanlığı binası ise modernist ve yer yer brütalist etkileriyle, dış politikayı yürüten kurumun “küresel” ve “profesyonel” yüzünü yansıtan bir çalışma makinesi olarak kurgulandı. Bu dönemde devlet, vatandaş karşısında daha az gösterişli, daha çok ofisleşmiş bir görünüm kazanırken, kent dokusu da plazalaşan kamu yapılarıyla dönüştü.

NEO-SELÇUKLU/OSMANLI DÖNEMİ DEVLETİ ANITSAL GÖRÜNMEK İSTİYOR

2000 sonrasında ise Ankara’daki devlet mimarisi, belirgin bir ideolojik kırılma daha yaşadı. Modernist kübik binalar ve camsı plazalar, yerini Selçuklu ve Osmanlı referanslarını büyütülmüş ölçeklerde kullanan, neo-klasik bir senteze bıraktı. Yeni hukuki ve idari merkezler, bu tarihsel referanslarla bezenmiş anıtsal kompleksler içerisinde kurgulandı.

Devasa taç kapılar, geniş saçaklar, stilize kubbeler, geometrik Selçuklu motifleri, bej ve kahverengi tonların ağırlığı, bu dönemin görsel imzası haline geldi. Devlet, mimari diliyle hem “tarihi mirasa sahip çıkma” hem de “yeni bir medeniyet söylemi” üretme iddiasını aynı anda taşımayı hedefledi.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, bu yaklaşımın en güçlü sembolü olarak öne çıktı. Sadece bir çalışma binası değil, içinde cami, kongre merkezi, idari bloklar ve temsil alanları barındıran, mevzuatla tanımlı yetki ve fonksiyonların mekânsal olarak da merkezileştiği bir “güç kompleksi” olarak kurgulandı. 

Yeni Yargıtay ve Danıştay binaları, yüksek yargı organlarının tarafsız ve bağımsız görünmesi gerektiğine dair hukuki ilkeye karşın, anıtsal kapıları ve simetrik kurgularıyla güçlü, merkezi otoriteyi çağrıştıran bir dil izledi. Böylece yargı mekânı da sembolik olarak büyütülmüş, devasa kompleksler içinde yeniden tanımlanmış oldu.

ANKARA’DA YÜRÜRKEN SİYASİ TARİHİ DE OKUMAK MÜMKÜN OLUYOR

Bugün Ankara’da Ulus’tan Kızılay’a, oradan Bakanlıklar ve Çankaya-Beştepe hattına uzanan bir yürüyüş, aslında vatandaşın Cumhuriyet tarihi boyunca maruz kaldığı devlet tasavvurlarını da kat kat gösteriyor. 

Ulus’taki süslü, tarihsel referanslı binalar, kuruluş döneminin romantik milliyetçiliğini ve geçmişle kurulan temkinli bağı; Bakanlıklar’daki gri, kübik modernist yapılar, laik ve akılcı devrimciliği; Anıtkabir ve 1940’lar taş binaları güçlü ve sarsılmaz devlet vurgusunu; yüksek bloklar ve plazalar, işleyişe odaklı bürokratik düzeni; Beştepe çevresindeki yeni kompleksler ise tarihsel süreklilik iddiasıyla harmanlanan, anıtsal ve merkeziyetçi bir devlet kurgusunu görünür kılıyor.

Mevzuat gereği her kamu yapısı belirli standartlara, güvenlik ve fonksiyon kriterlerine uymak zorunda; ancak Ankara pratiğinde bu teknik zorunlulukların ötesinde, her dönemde mimari dil, siyasal iktidarın kendini hikâye etme biçimi olarak da işliyor. Böylece başkent, sadece idari bir merkez değil, ideolojilerin taş ve betona kazındığı bir açık hava arşivi niteliği kazanıyor.

Yorumlar

Yorum kurallarını okudum ve kabul ediyorum.
Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorum ekleyen siz olun.
Sonraki Sayfa