Çıplak danslar…
Para karşılığı ilişkiler…
Mor ışıklı özel odalar…
Uyuşturucu maddeler…
Müstehcenlik, fuhşa aracılık, izinsiz gizli çekimler ve şantaj…
Adalet Bakanlığı düğmeye bastı.
15 ili kapsayan “Ailem Güvende” operasyonunda 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik baskınlar yapıldı. 162 şüpheli hakkında adli işlem başlatıldı.
Bakan Akın Gürlek, operasyonun amacını açıkça ortaya koydu:
“Çocuklarımızı, aile kurumunu ve toplum düzenini korumaya yönelik çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.”
Sonra o görüntüler servis edildi.
İnsan ister istemez soruyor:
Bunlar gerçekten Türkiye’de mi oluyor?
Aile ve çocuk güvenliği açısından son derece rahatsız edici görüntüler bunlar.
Peki…
Operasyonun ardından sosyal medyada ne oldu?
Bir anda başka bir tartışmanın ortasında bulduk kendimizi.
“LGBT bireyleri kriminalize ediliyor.”
“Yaşam tarzına müdahale ediliyor.”
“Örgütlenme özgürlüğü kısıtlanıyor.”
“LGBT itibarsızlaştırılıyor.”
İyi de…
Bir dakika!
Şüpheliler hakkındaki iddialar ne?
Fuhşa aracılık…
Müstehcenlik…
Çocukların cinsel istismarı ve cinsel içeriklere maruz bırakılması…
Şantaj…
İzinsiz gizli çekim…
Bunlar bir yaşam tarzı tartışması mı?
Hayır.
Bunlar Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak düzenlenen fiiller.
O halde meseleyi neden sürekli kimlik tartışmasına çekiyoruz?
Bir insanın cinsel yönelimi onu suçlu yapmaz.
Ama cinsel yönelimi de kimseye suç işleme imtiyazı vermez.
Suçun kimliği olmaz.
Mesleği olmaz.
Etiketi olmaz.
Statüsü olmaz.
Cinsel yönelimi olmaz.
Suç suçtur.
Heteroseksüel biri yapsa da suçtur.
Eşcinsel biri yapsa da suçtur.
Ünlü biri yapsa da suçtur.
Sıradan vatandaş yapsa da suçtur.
Burada ölçü kimlik değil fiildir.
Hatırlayın…
Tam bir yıldır ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonlarını konuşuyoruz.
Peki o operasyonlarda hedef “ünlü kimliği” miydi?
Hayır.
İddia edilen suçlar ve suça karışanlardı.
Bu operasyonda da farklı bir yöntem yok.
Hedef yine aile ve çocukların korunması…
Şimdi gelelim bir başka tartışmaya…
Bu operasyona kimler tepki gösterdi?
Yurt dışından fonlanan sivil toplum kuruluşları ve LGBT dernekleri…
MASAK incelemelerinde bu yapılara yurt dışındaki kamu kurumları ve yabancı kuruluşlardan yüksek tutarlarda fon aktarıldığının tespit edildiği ortaya çıktı.
Burada da sorulması gereken bazı sorular var:
Türkiye’de faaliyet gösteren dernekler neden ve hangi amaçla yurt dışından fonlanıyor?
Bu fonların kullanım amacı ne?
Bu finansman ile yürütülen faaliyetler arasında nasıl bir ilişki var?
Bunlar sorulmayacak mı?
Elbette sorulacak.
Nitekim beklenen oldu. Operasyona yönelik uluslararası tepkiler gecikmedi.
Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çeşitli çevrelerden açıklamalar geldi.
İçeride ise siyasi tartışma başladı.
DEM Parti, operasyonu “saldırı” olarak niteledi.
Paylaşıma bazı DEM Partili muhafazakâr seçmenlerden de tepki geldi.
“LGBT’yi savunan parti bizim temsilcimiz olamaz” diyenler oldu.
TİP, EMEP ve Yeni Parti’den de benzer yönde eleştiriler geldi.
Şimdi…
Bütün bunların ortasında asıl meseleyi kaçırmayalım.
Çocukların güvenliği hiçbir kimlik tartışmasının gölgesinde bırakılamaz.
Kimse devletin mücadelesini “yaşam tarzı” kavgalarının içine çekerek algı yaratamaz.
Eleştiriler elbette yapılır. Öyle bir yasak da yok zaten.
Ama eleştiri yaparken, işlendiği iddia edilen suçlarla ile şüphelinin kimliğini birbirine karıştırmayalım.
Çünkü hukuk, insanların kim olduğuyla değil ne yaptığıyla ilgilenir.
Yargı kimliğe değil eyleme bakar.
Bir kişinin kimliği, görüşü ya da yaşam tarzı onu suçlu yapmaz.
Ama suç işlendiği iddia edildiğinde de kimlik hiçbir kimseye dokunulmazlık sağlamaz.
Eğer amaç çocukların, aile kurumunun ve kamu düzeninin korunmasıysa, tartışmayı da tam olarak bu zeminde yürütmek gerekir.