Başkent Ankara’nın günlük kısır siyasi çekişmelerinden biraz olsun uzaklaşalım!..
Büyük fotoğrafa odaklanalım…
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dün (Salı) partisinin Meclis grup toplantısında “Yürütmede Erdoğan, Yasamada MHP” çıkışını yüksek perdeden vurgulamıştı. AK Parti kulislerinde Bahçeli’nin sözleri üzerine türlü türlü değerlendirmeler yapıldı. AK Parti bazı ileri gelenlerinin “Bahçeli’nin bize devamlı istikamet çizmesi pek de hayra alamet değil” dediğini işittim. Kulislerde, “Bahçeli sınırı aşıyor. Cumhurbaşkanımızın buna bir ‘dur’ demesi lazım” diyen Ak Partililere de rastladım. O yüzden bugün (Çarşamba) Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ne diyeceği çok önemliydi. Erdoğan, son günlerde tüm konuşmalarında sürekli “milli mutabakat” vurgusu yapıyor. Bugün de konuşmasının gövdesinde “milli mutabakat” vardı. Erdoğan’ın Bahçeli’ye verdiği yanıtı bir daha hatırlayalım;
“Dün Cumhur İttifakı ortağımız Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin siyasi partilere yaptığı ‘hizmette rekabet, istiklalde vahdet, istikbalde gayret’ çağrısını, bizi onore eden açıklamalarıyla birlikte bu bakımdan son derece anlamlı buluyorum.
Kendisine şahsımızla ilgili açıklamaları için de ayrıca teşekkür ediyorum.”
***
Büyük fotoğrafa odaklanalım;
Türkiye’de olup bitenler yüzünden kafanıza kaotik bir ortam tablosu yerleşmesi gayet doğal. Ancak 40 yıla yakın bir süredir Ankara tozu yutan deneyimli bir gazeteci olarak şunu çok rahatlıkla yazabilirim;
“Devlet” dediğimiz o mekanizma bazı olumsuzluklara rağmen gayet sağlıklı bir şekilde işliyor. Arada bazı çatlak seslerin çıkması da gayet doğal. Çünkü, birilerinin düzeni bozuluyor, geleceğe yönelik şahsi hesaplarının ve menfaatlerinin boşa çıkacağını net olarak anlamaya başladılar. “Ya, çok akademik bir dile girme, şifreli laflar da etme. Bize net, anlayacağımız dilde anlat” derseniz de şöyle izah ederim;
Merak etmeyin devlet duruma hakim…
Devlet Bahçeli ile Tayyip Erdoğan’ın dün-bugün geniş alanda paslaşmaları nasıl yankılandı Başkent Ankara kulislerinde?.. Yaygın kanaati şöyle özetle aktarabilirim;
“Türkiye’nin gelecek vizyonu ile ilgili iki liderin yaptığı konuşmalar ve kamuoyuna verilen mesajlar aralarındaki yeni anlaşmayı gösteriyor. Anlaşmadan bu konuşmaları yapmaları, bu mesajları vermeleri imkansız.”
O zaman bir daha bakın derim;
“Yürütmede Erdoğan, Yasamada MHP”
***
Hazır “devlet aklı”ndan bahis açmışken, sizlere faydası olur diye çok önemli bir makaleyi dikkatlerinize sunayım. Eski Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Ömer Kayır’ın dün İndependent Türkçe’de yayınlanan “Kültürel kırılmadan toplumsal uzlaşıya” başlıklı harika makalesini mutlaka ve mutlaka okumanızı öneririm. Dünü, bugünü ve yarını anlatıyor. Müsaadeniz olursa bazı alıntılara yer vereyim;
Kültlerin kıskacından kuralların hakemliğine
Siyasal sistem, iki baskın karizmatik liderlik kutbunun ürettiği gerilim alanında, rasyonel anayasal işleyişini ve kurumsal dengelerini tahkim etmekte gecikmektedir. Kutuplaşmanın panzehiri, mahallelerin kendi sığınaklarına çekilerek karşı mahalleyi eleştirdiği bu kısır döngüyü kırmaktır.
Çıkış yolu; toplumsal güvenliğin ve meşruiyetin şahsileştirilmiş aidiyetler veya tarihsel simgelerin gölgesinde arandığı 'karizmatik otorite' modelinden; gücün, hakkın ve liyakatin tamamen kurallara bağlandığı 'Yasal-Rasyonel Otorite' zeminine geçmektir. Devlet, liderlerin şahsi anlatılarının veya mahallelerin koruma kalkanı olmaktan çıkarılıp; kaybedenin de kazananın da sınırlarını bildiği, yazılı asgari müştereklere dayalı tarafsız bir anayasal hakeme dönüştürülmelidir.
Türkiye siyasetinde ne zaman derin bir ekonomik kriz, gelir dağılımı adaletsizliği ya da bölüşüm şoku yaşansa, siyasi üstyapı hızla kültürel sembolleri sahaya sürmektedir. Bu durum bir dikkat dağıtma mimarisidir.
Kutuplaşmanın yakıtı, devletin bir kesimin sopası veya mülkü sayılmasıdır. İktidarı alan kesimin diğerini ezeceği korkusu en büyük tetikleyicidir. Çözüm, devletin hiçbir yapının koruyucusu ya da celladı olmadığını, eşit mesafede duran hakem olduğunu tescillemektir.
Muhafazakâr seçmenin vesayet endişesi ancak şu güvenceyle hafifler: demokratik kazanımlar bir partinin veya şahsın lütfu değil, sarsılmaz hukuk devletinin güvencesidir. Seküler kesime de yaşam tarzının teminatı sandık sonucu değil, anayasal kural diye gösterilmelidir. Vatandaş kamu dairesine girdiğinde kimliğine bakılmaksızın vatandaşlık hakkıyla muamele göreceğine emin olmalıdır. Kişilere değil kurallara bağlı adalet, 2 fobiyi aynı anda hedefler. Siyaset bir kimlik müsabakası olmaktan çıkıp bir hizmet ve adalet yarışı haline getirilebildiği ölçüde kutuplaşma stratejisi çökecektir.
Toplumu dikey olarak bölmek isteyenlerin kontrollü kutuplaşma stratejisine karşı, siyaseti yaşam tarzı kavgalarını tamamen reddederek yatay eksende kurmak gerekir.
Devleti kamusal kaynakların partizan bir bölüşüm aracı olmaktan çıkarıp kapsayıcı anayasal vatandaşlık ve kurumsal demokrasi zeminine oturtmak, mekanizmaların ve yazılı kuralların reformunu gerektirir. Anayasal vatandaşlık, hiçbir kimlik ayrımı gözetmeksizin herkesin devlet karşısında eşit haklara sahip asli unsur olmasıdır. Devlet lütufta bulunmaz, hakkı teslim eder. Temel haklar, iktidarın anlık oylarıyla değiştirilemeyecek şekilde güvence altına alınmalıdır.
Siyaset, bir sermaye birikim veya kişisel zenginleşme kanalı olmaktan çıkarılmalı; kamusal kaynak tahsisleri ile siyasi nüfuz arasındaki geçişkenlik sona erdirilmelidir. Kamu İhale Kanunu, istisnai usullerin suistimal edilmesini önleyecek şekilde reforme edilmelidir. Söylem ve eylemler sadece sözle değil, somut adımlarla desteklenmelidir. Siyasi partilerin seçim harcamaları bağımsız kurumlarca denetlenmelidir. Kamusal finansmanın dağıtımındaki asimetrik ekonomik bağımlılıklar ortadan kaldırılmadığı müddetçe, kimlik siyaseti işlevsel bir araç olarak kullanılmaya devam edecektir.
Bu çalışma siyasetçiyi tarihsel hassasiyetleri araç olarak kullanmakla eleştirirken, reformu aynı aktörün elinden beklemek kurumsal bir yanılsama üretebilir. Teşvik içeriden gelmeyebilir. Kaybedenin de kazananın da uymak zorunda kaldığı denge kurulmadan hakem devlet ilan edilemez. Bağımsız atama kurulları, ihale şeffaflığı, parti finansmanı denetimi ve yargı güvencesi, iyi niyetin değil, kaybetmenin de kazanç getireceği kurumsal tasarımın ürünüdür. Bu tasarım olmadan önerilen adımlar dilekçe olarak kalır.
Önümüzdeki 10-15 yıl için 3 senaryo ihtimalinden söz edilebilir. İhtimal sıralaması gözleme ve kurumsal eğilime dayanır, kehanet değildir.
• Kültürel yakınlaşma ve kısmi normalleşme (en güçlü ihtimal): Siyaset üstyapıda kutuplaşmayı bir süre daha sürdürebilir. Demografik dönüşüm, gençlerin yaşam tarzı yönelimlerindeki değişimler ve ekonomik krizlerin ortak sınıfsal paydası, tabandaki katı mahalle duvarlarını aşındırır. Sandıktaki duygusal kutuplaşma aynı hızda erimese de toplumsal temas artacaktır.
• Kabileciliğin kronikleşmesi (orta şiddette senaryo): Siyasi elitler dezenformasyon, algoritmik yönlendirmeler ve semboller üzerinden kutuplaşmayı sıcak tutar. Toplum bölünmüş kimlik gruplarına hapsolur. Kurumlar tarafsızlığını kazanamaz; ekonomik büyüme ve adalet süreçleri gecikir. Sistem radikal bir çöküş yaşamasa bile yapısal bir yorgunluk içine girer.
• Yeni bir radikalleşme dalgası (en zayıf ihtimal): Bir kesim devlet gücünü tamamen ele geçirip karşı tarafı kamusal alandan tasfiye etmeye çalışır. Türkiye’nin çoğulcu ve dirençli toplumsal yapısı bu ihtimali düşürür; imkânsız kılmaz. V-Dem ve WJP endekslerindeki gerileme eğrileri, bu riskin kurumsal zemininin tamamen göz ardı edilmemesi gerektiğini gösterir.
• Siyaset kimlik odaklı yaklaşımlardan ve kişiselleştirilmiş liderlik modellerinin gölgesinden çıkıp; sınıfsal gerçeklikleri gören, yapay zekâ çağının siber manipülasyonlarına karşı dijital kurumsal barajlar üreten, adalet, hukuk ve liyakat kapısından girdiği gün Türkiye, 2 dünya arasında sıkışmış travmatik bir ülke olmaktan çıkar. 2 dünyayı da taşıyan, köprü kuran, istikrarlı bir çekim merkezi haline gelir. O kapıyı açacak olan soyut iyi niyet veya aktörlerin vaatleri değildir; kaybedenin de kazananın da uymak zorunda kaldığı, anayasal güvenceye bağlanmış rasyonel kurallardır.
***
Bu makale, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin konuşmalarını anlamak isteyenler, “Devlet aklı”nı merak edenlere, “gerçekten bir devlet aklı var mı” diye soranlar için bir şifre çözücü olabilir!..