“İki devlet, bir millet” vurgusunu bu kez daha sert hissetti Türkiye…
AK Partili milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın açıklamalarına yönelik olarak Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in genel başkanlığını yaptığı Yeni Azerbaycan Partisi tarafından yayımlanan açıklamayı iyi okumak gerekiyor.
Türkiye’ye doğrudan tepki vermek yerine AK Parti’yi hedef alan bir açıklama yapılması, başlı başına önemli bir mesajdı.
Açıklamanın yayımlanmasının ardından Azerbaycanlı milletvekilleri de art arda tepkilerini dile getirerek Azerbaycan’ın iç işlerine karışılmaması gerektiğini savundu.
Peki, gelelim olayın aslına…
Türkiye’de 1990’larda zirveye çıkan “başörtüsü sorunu” ancak 2010’larda çözülebildi.
Başka bir ifadeyle, başörtüsü yaklaşık 20 yıl boyunca siyasi bir araç hâline geldi.
Peki, aleni yasaklar neye yol açtı?
Devlet, Osmanlı döneminden devralınan yönetim anlayışını Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ötekileştiren bir yaklaşım benimsedi.
Cumhuriyet yönetimini bir yönetim biçimi olmanın ötesine taşıyarak bir “varlık meselesi” olarak gördü.
Bu anlayışa karşı yükselen tehditlere ise en sert cevapları verdi.
1982’de yapılan Anayasa, bu tehdit algısının etkisi altında şekillenen uygulamalara uzun yıllar hukuki dayanak oluşturdu.
Türkiye’de başörtüsü ve dinî hassasiyetler konusunda, devletin varlığını sürdürmesini esas alan bir yaklaşım vardı.
Bu yaklaşım, Batı dünyasının bir parçası olma ve olası riskleri bertaraf etme kaygısına dayanıyordu.
Ancak toplumsal dinamikleri dönüştürme konusunda bu kaygılar yeterli olmadı.
Harf Devrimi ve Medeni Kanun’un kabulü gibi düzenlemeler geniş toplumsal karşılık buldu.
Bu nedenle söz konusu dönüşümler, karşıt seslere rağmen hayata geçirilebildi.
Ancak Türkçe ezan ve ibadet uygulamalarına yönelik müdahaleler, laiklik ilkesiyle de çelişen bir biçimde, dinî hayatı dönüştürmeyi amaçlayan adımlara dönüştü.
Bu uygulamalar toplumsal karşılık bulmadığı gibi büyük bir tepkinin oluşmasına da neden oldu.
Hukuken devletin din öğrenimini bütünüyle engellememesi, ancak uygulamada bundan mümkün olduğunca caydırıcı bir yaklaşım benimsemesi, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren genel kabul gören bir politika hâline geldi.
Toplumun büyük çoğunluğu bu düzenlemeleri benimsemiş olsaydı Türkiye’de Siyasal İslâm ekseninde şekillenen hareketlerin aynı ölçüde güç kazanması mümkün olur muydu?
Bu hareketin Demokrat Parti döneminde güç kazanması ve zamanla mağduriyetler üzerinden siyaset üreten bir anlayışa dönüşmesi, toplumsal bölünmeyi daha da artırdı.
Siyasetin, seçmenin mağduriyetlerini gidermek yerine bunları kullanışlı bir araca dönüştürmesi, meselenin çözümünü zorlaştırdı.
İşte tam bu noktada önemli bir ayrışma ortaya çıktı:
Mağduriyetlerinin giderilmesini isteyen topluluklarla ikircikli siyasetçiler arasındaki mesafe, daha tutarlı bir siyasi çizgi arayışını güçlendirdi.
Millî Görüş hareketinin Türk siyasetinde yükselişinde bu arayışın da payı vardı.
Cumhuriyet rejiminin yıkılacağı korkusu zamanla gerçeklikten uzaklaşsa da rejimin yarattığı elitlerin ayrıcalıklarını kaybetme endişesi varlığını korudu.
Devletin İranlaşacağı kaygısıyla başörtüsünün araçsallaştırılması, aslında toplumsal uzlaşmayla çözülebilecek bir meselenin antidemokratik uygulamalarla büyütülmesine neden oldu.
Bu süreç, siyasi yasaklarla birlikte Millî Görüş siyasetinin önünün tıkanmasına da yol açtı.
Birbiri ardına gelen parti kapatmaları, büyüyen toplumsal tepkiler, 28 Şubat Postmodern Darbesi, 17 Ağustos Depremi ve 1990’ların kötü ekonomi yönetimi ile birleşince Türkiye, yaklaşık 30 yıllık bir siyasi ve toplumsal hesaplaşmanın içine girdi.
Bu dönemin biriktirdiği toplumsal öfke, sonunda sandıkta AK Parti’yi iktidara taşıdı.
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3Y olarak ifade edilen Yolsuzluk, Yasaklar ve Yoksulluk ile mücadele vaadiyle yola çıktı.
Millî Görüş geleneğinden, ANAP’tan ve farklı siyasi geleneklerden gelen isimlerin katılımıyla geniş bir siyasi koalisyon oluşturdu.
Böylece Türkiye’nin yönetimini üstlendi.
Anayasa’yı tek başına değiştirecek Meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen başörtüsü konusunda adım atması neredeyse 10 yıllık bir zamanda ancak mümkün olabildi.
Devletin tehdit algısı değiştikçe, hangi unsurların gerçek bir güvenlik sorunu oluşturduğu yeniden değerlendirildi.
Devlet kurumlarındaki yerleşik elit yapının dönüşmesi de bu sürecin ilerlemesinde önemli rol oynadı.
Sonrasında başörtüsü başta olmak üzere dinî hayatı kısıtlayan yasakların büyük bölümü tarihe karıştı.
Böylece yıllarca çözümsüz bir mesele gibi sunulan bazı yasakların aslında ne kadar gereksiz olduğu da görüldü.
Ancak bu dönüşümün siyasi bir maliyeti de vardı.
Ortak bir hedef etrafında birleşen geniş bir kitlenin, hedefe ulaşıldıkça çözülmeye başlaması, AK Parti yönetiminin bugüne kadar karşılaştığı en önemli arayışlardan birini ortaya çıkardı:
Ortak hedefini kaybeden bir kitleyi yeni amaçlar etrafında nasıl bir arada tutabilirsiniz?
Siyasette bir mağduriyetin sona ermesi, o mağduriyet üzerinden kurulan siyasi birlikteliğin de aynı güçle devam edeceği anlamına gelmez.
Peki, Türkiye’nin bu tarihsel tecrübesinin, son dönemde Azerbaycan ile Türkiye arasında henüz devletler düzeyine taşınmamış ancak AK Parti ile Yeni Azerbaycan Partisi arasında yaşandığı anlaşılan gerilimle ilgisi ne?
Cevap, Azerbaycan’ın tarihsel tecrübesinde ve devletin kendisini nasıl tanımladığında saklı.
Azerbaycan laik bir devlet.
Bu yönetim anlayışının kökleri yaklaşık bir asır öncesine uzanıyor.
Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması da Türkiye’den önce gerçekleşti.
Ancak Azerbaycan’ın daha sonra Sovyetler Birliği’nin hâkimiyeti altına girmesi, bu tarihsel birikimin günlük hayattaki karşılığını sınırladı.
Azerbaycan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını yeniden kazandığında Ermenistan ile yaşanan çatışmalar ve Karabağ meselesiyle uğraşmak zorunda kaldı.
Ülkenin güvenlik kaygıları, devlet politikalarının şekillenmesinde belirleyici oldu.
Bakü’ye yönelik askerî tehditlerin ve bölgesel güç mücadelelerinin yaşandığı bir ortamda bir de İran’ın etkisini de hesaba katmak gerekiyor.
Azerbaycan yönetiminin İran’ın siyasi ve toplumsal etkisine ne ölçüde açık olduğu sorusu, bu noktada önem kazanıyor.
Azerbaycan Türkleri ile Güney Azerbaycan Türkleri arasında güçlü bir gönül bağı var.
Ancak Şiilik üzerinden yürütülen siyasi politikalar, bazı durumlarda etnik kimliğin önüne geçen farklı bir aidiyet zemini oluşturabiliyor.
Bunun örneklerini Irak’taki Şii ve Sünni Türkmenlerin siyasi tercihlerinde de görebiliyoruz.
Farklı inançlara sahip bu toplulukların Haşdi Şabi’ye ve İran’a bakışları aynı değil.
Dolayısıyla Azerbaycan açısından İran’ın etkisi altına girme ve bunun sonucunda kimlik bunalımı yaşama ihtimali, devletin güvenlik anlayışıyla doğrudan ilişkili bir kaygı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu gerçeklik, Azerbaycan’ın devlet kimliğini korumaya yönelik politikalarında belirleyici bir unsur olarak görülüyor.
Türkiye ile bir karşılaştırma yaparsak Azerbaycan’ın, Türkiye’nin 1940’larda yaşadığına benzer bir devlet-toplum geriliminin farklı koşullar altında içinde bulunduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye ise bugün, Avrupa’nın 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı toplumsal dönüşümlere benzer tartışmalarla karşı karşıya.
Buradan çıkaracağımız sonuç şu:
İnsanlık bilgi bakımından ilerlese de toplumlar, bazı dönüşümleri kendi tarihsel deneyimlerinden geçmeden bütünüyle içselleştiremiyor.
Türkiye birçok şeyi başardı.
Ancak demokrasiyi yeterince içselleştirmek yerine zaman zaman siyasi hedefler doğrultusunda araçsallaştırdı.
Azerbaycan ise devletin bekasını önceleyen bir güvenlik anlayışı içinde hareket ediyor.
Bununla birlikte Azerbaycan’ın, bugün izlediği siyasetin devamında, Türkiye’nin 1980 sonrasında yaşadığı siyasi dönüşümlere benzer bir sürece girmesi de mümkün.
Mağduriyet yaşayan kesimlerin zamanla bütünleşmesi ve sistem içindeki varlıklarını güçlendirmesi, bu ihtimali artırabilir.
Azerbaycan’daki mevcut elitler, bugün devletin varlığına tehdit olarak gördükleri toplumsal ve siyasi yaklaşımlara karşı mesafeli durabilir.
Ancak bu tutumun tarihsel ve jeopolitik arka planını anlamadan yapılacak değerlendirmeler eksik kalacaktır.
Azerbaycan’a yalnızca Türkiye üzerinden bakmak, ülkenin kendi gerçekliğini ıskalamak anlamına gelir.
Türkiye’de İran’ın etkisine ilişkin geçmişte dile getirilen kaygıların önemli bir bölümü, ülkenin toplumsal ve siyasi yapısıyla tam olarak örtüşmüyordu.
Türkiye’de Şii bir toplumsal altyapının ve İran yanlısı bir siyasi yaklaşımın geniş çaplı bir güç kazanamaması, bu bakımdan dikkate değer.
Türkiye’de ümmetçi düşünceyi benimseyen siyasi kesimlerde dahi millî kimlik varlığını korudu.
Bununla birlikte İran’ın Şii nüfuzunu bölgesel bir güç aracına dönüştürmesi, Ortadoğu’daki dengeleri etkileyen ayrı bir gerçeklik oluşturdu.
Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinden genişleyen İran etkisi, kamuoyunda Şii Hilali olarak adlandırılan stratejik çerçeveyle birlikte değerlendirildi.
Suudi Arabistan’daki Şii nüfusun da bu jeopolitik hesaplamalarda yer alması, meselenin yalnızca mezhepsel değil, aynı zamanda siyasi ve güvenlik odaklı olduğunu gösteriyor.
Ancak İran’ın bölgesel etkisinin gerilemesiyle birlikte bu politikanın geleceği de tartışmalı hâle geldi.
İran rejimini ayakta tutan unsurlardan biri olan Şii kimliği üzerinden yürütülen siyasi söylemin yeniden güçlendirilmesi, güneydeki bölgesel kayıpların etkisini azaltmak isteyen Tahran yönetiminin işine yarayabilir.
Azerbaycan’a yönelik yaklaşımın da böyle bir çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor.
Bu durumun farkında olan Azerbaycan, İran’da bir dönüşüm beklemek ile mevcut koşullarda riskleri göğüsleyerek siyaset yürütmek arasında zor bir tercihle karşı karşıya kalabilir.
Bunu anlamak güç olabilir.
Ancak başörtüsü meselesi, Azerbaycan açısından yalnızca bireysel özgürlükler veya laiklik tartışması olmayabilir; devletin kimliği ve güvenlik anlayışıyla bağlantılı bir mesele olarak da görülebilir.
Bir ülkede toplumsal özgürlükler üzerinden yürütülen tartışma, başka bir ülkede devletin geleceğine ilişkin güvenlik kaygılarıyla iç içe geçebilir.
Aynı mesele, farklı tarihsel tecrübeler nedeniyle iki ülkede farklı anlamlar kazanabilir.
İran’ın Eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile ilişkilendirilen modernleşme arayışlarının güç kazanması ve özellikle başörtüsü konusunda daha özgürlükçü bir yaklaşımın benimsenmesi, İran’ın bölgesel politikasında da değişim yaratabilir.
Böyle bir dönüşüm, İran’ın Şii Hilali üzerinden nüfuz kurma yaklaşımından uzaklaşarak tarihsel devlet geleneğine ve diplomatik dengelere daha fazla ağırlık verdiği bir dönemin önünü açabilir.
Aksi takdirde Ortadoğu’daki kaosu Avrasya’da da yaşamaya başlayabiliriz.
Benden söylemesi…