Diplomasi masalarının nezaket kurallarıyla iç siyasetin yüksek perdeden gürültüsü aynı anda devreye girdiğinde ortaya bazen tuhaf bir manzara çıkıyor.
Bakü hattındaki okul kıyafeti düzenlemeleri üzerinden koparılan tartışmayı izlerken de insanın aklına şu soru geliyor:
Türkiye'nin siyasi hafızası gerçekten bu kadar kısa mı?
Tartışmanın ucu dönüp dolaşıp yine Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bağlanıyor.
"Daha sert konuşmalıydı…"
"İki devlet, tek millet anlayışı gereği Bakü'ye müdahale etmeliydi…"
"Başörtüsü konusunda daha güçlü bir tavır ortaya koymalıydı…"
İyi de bugün Erdoğan'a başörtüsü ve inanç özgürlüğü konusunda ders vermeye çalışanların, Türkiye'nin yakın siyasi tarihine dönüp bakmaları gerekmiyor mu?
*
Önce tarihin hakkını verelim.
Türkiye'de başörtüsü yasağının kamusal alandan, üniversitelerden ve devlet kurumlarından kaldırılması kendiliğinden gerçekleşmedi.
Bu ülke 27 Nisan muhtıralarını, kapatma davalarını, katsayı tartışmalarını, üniversite kapılarında yaşanan mağduriyetleri ve vesayet düzeninin siyasi irade üzerindeki baskısını yaşadı.
Başörtülü kadınların kamusal hayata katılımının önündeki engeller, uzun yıllar boyunca Türkiye siyasetinin en ağır meselelerinden biri oldu.
Ve bu düzenin değiştirilmesi, ciddi bir siyasi irade gerektirdi.
28 Şubat sonrası mücadelede üniversite kapılarında direnen binlerce öğrenci, sivil toplum kuruluşları ve AK Parti kadroları vardı.
Bugün o mücadelenin siyasi aktörlerinden biri olan Erdoğan'a, başka bir ülkenin iç uygulaması üzerinden "inanç özgürlüğü" dersi vermeye kalkmak işte tam burada ciddi bir tarih ironisi yaratıyor.
*
Azerbaycan'da yaşanan gelişmeler elbette önemlidir.
Başörtüsü, eğitim hakkı, kadınların kamusal hayata katılımı gibi meseleler elbette konuşulabilir, tartışılabilir.
Fakat burada iki ayrı şeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor: Azerbaycan'ın iç işlerine müdahale etmemek ayrı, oradaki inanç özgürlüğü tartışmasını görmezden gelmek ayrıdır.
Devlet yönetmekle sosyal medya üzerinden pozisyon almak arasında çok fark vardır.
Devletler, özellikle de birbirini "iki devlet, tek millet" olarak tanımlayan ülkeler, her meseleyi kameraların önünde yüksek sesle tartışarak yönetmez.
Ankara-Bakü ilişkisi; Karabağ zaferinden enerji hatlarına, savunma iş birliğinden bölgesel güvenliğe kadar uzanan geniş bir stratejik zemine sahip.
Böylesine kapsamlı bir ilişkinin yönetim biçimi, sosyal medyada birkaç cümleyle ölçülemez.
Her doğruyu en yüksek sesle söylemek değil, doğru zamanda doğru yerde doğru cümleyi kurabilmektir mesele.
Erdoğan'ın Bakü ile ilişkilerde sergilediği diplomatik yaklaşımı doğrudan "inanç mücadelesinde pasiflik" olarak okumak, meseleyi fazlasıyla basitleştirmek olur.
Çünkü devlet aklı suskunluk değil gerektiğinde doğru kanaldan doğru üslupla konuşmayı gerektirir.
*
Buradaki asıl ironiyi gözden kaçırmayalım.
Türkiye'de başörtüsü yasağının kaldırılması için vesayet düzeniyle siyasi mücadele yürütmüş bir lidere, bugün Azerbaycan üzerinden "başörtüsü hassasiyeti" anlatılıyor.
Elbette Erdoğan'ın attığı adım eleştirilebilir.
Elbette Türkiye'nin Azerbaycan politikası da tartışılabilir.
Eleştiri yaparken tarihi yok saymak eleştiriyi güçlendirmek yerine zayıflatır. Çünkü asıl mesele Türkiye'de başörtüsü yasağının kaldırılması sürecinde kimin hangi mücadeleyi verdiğini hatırlamaktır.
*
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini sosyal medya polemiklerine hapsetmeden, inanç özgürlüğü konusundaki hassasiyeti de diplomatik kanallarda dile getirmek mümkün. Birini savunmak için diğerinden vazgeçmek gerekmiyor.
O yüzden Erdoğan'a başörtüsü üzerinden ders vermeye kalkışmadan önce biraz yakın tarihe bakmakta fayda var.
Dün Türkiye'de başörtülü kadınların kamusal alandaki varlığı için mücadele eden siyasi iradeye, bugün başka bir ülkenin uygulaması üzerinden "özgürlük" dersi vermek oldukça ironik.
Bu ülkede başörtüsü için bedel ödeyenlerin hatırası, günlük siyasi hesapların malzemesi değildir.