Sanatı çoğu zaman uzak bir yerde arıyoruz. Bir tabloda, bir heykelde, güzel yazılmış bir kitapta ya da bir melodinin içinde…
Oysa bazen sanat, çok daha sıradan görünen şeylerin içinde saklı.
Nasıl giyindiğinde, evini nasıl yaşattığında, sofranı nasıl kurduğunda, insanlarla nasıl konuştuğunda…
Hatta birini nasıl sevdiğinde.
Çünkü insanın hayata dokunma biçimi de bir çeşit sanat aslında.
Hepimiz aynı günün içine uyanıyoruz. Aynı yirmi dört saate sahibiz. Ama herkes kendi hayatını bambaşka bir biçimde yaşıyor. Kimi aceleyle geçiyor günlerin içinden, kimi küçük ayrıntıları fark ederek.
Kimi bir kahveyi sadece içiyor, kimi o kahveyi kendine ayırdığı on dakikalık bir mola haline getiriyor.
Kimi evini yalnızca yaşanılan bir alan olarak görüyor, kimi sevdiği eşyaları bir araya getirip kendinden bir dünya kuruyor.
Kimi konuşurken sadece kelimeleri seçiyor, kimi karşısındaki insanın kalbine nasıl dokunacağını da düşünüyor.
İşte bence hayatı sanat yapan tam olarak bu.
Aynı şeylere sahip olmak değil, sahip olduklarına kendinden bir anlam katmak.
Üstelik sanatın kusursuz olması da gerekmiyor.
Hayatın da kusursuz olması gerekmiyor.
Bazen dağınık bir ev, yarım kalmış bir kahve, plansız bir pazar sabahı, çocukların ortalığa saçtığı oyuncaklar da o hayatın bir parçası. Çünkü gerçek hayat, kusursuz karelerden oluşmuyor.
Önemli olan, bütün bunların içinde kendine ait bir iz bırakabilmek.
Ne giyeceğine, ne yiyeceğine, evinde neyi görmek istediğine, kimlerle vakit geçireceğine, neye inanacağına, neyi hayatında tutup neyi geride bırakacağına karar verirken aslında kendi hayatının küçük parçalarını bir araya getiriyorsun.
Ve zamanla ortaya bir bütün çıkıyor.
Senin bütünün.
Belki de bu yüzden hayatı başkalarının beğenisine göre düzenlemek, bir başkasının tablosunu kendi duvarına asmaya benziyor.
Güzel olabilir.
Ama sana ait olmayabilir.
Oysa insanın bir noktada kendi zevkini, kendi sesini, kendi ritmini bulması gerekiyor.
Çünkü hayat, başkalarının nasıl yaşadığını izleyerek geçirilecek kadar uzun değil.
Birilerinin evine bakıp kendi evini, birilerinin hayatına bakıp kendi hayatını sürekli eksik görmek yerine, belki biraz dönüp kendi eserimize bakmalıyız.
Neyi seviyorum?
Neyi artık sevmiyorum?
Hayatımda ne fazla?
Neyi çoğaltmak istiyorum?
Ve en önemlisi…
Ben bu hayatın neresindeyim?
Belki de güzel bir hayat; en pahalı eşyalara, en iyi kıyafetlere ya da en kusursuz görüntülere sahip olmak değildir.
Güzel hayat, sana benzeyen hayattır.
Çünkü sonunda hepimiz kendi hayatımızın sanatçısıyız.
Her gün bir çizgi daha çekiyor, bir renk daha ekliyor, bazen yanlış yaptığımız yeri siliyor, bazen de hiç planlamadığımız bir güzelliğin ortaya çıkmasına izin veriyoruz.
Ve belki hayatın en güzel tarafı da şu:
Eser henüz tamamlanmadı.
Hâlâ değiştirebiliriz.
Hâlâ güzelleştirebiliriz.
Hâlâ kendimizden biraz daha katabiliriz.
Çünkü hayat, yaşadığımız şey kadar; onu nasıl yaşadığımızın da hikâyesidir…