Son zamanlarda “Nonna Maxxing” diye bir kavram çıkıyor karşımıza.
İtalyancada nonna, büyükanne demek. Maxxing ise bir şeyi mümkün olan en iyi hâline getirmek, ondan maksimum faydayı sağlamak anlamında kullanılıyor.
Ama bana kalırsa Nonna Maxxing’in asıl anlamı bundan biraz daha derin.
Mesele sadece büyükanneler gibi yemek yapmak, eski tarifleri yeniden keşfetmek ya da evin bir köşesine nostaljik bir radyo koymak değil.
Mesele, hayatı büyükannelerimizin yaşadığı hızda yaşamayı hatırlamak.
Bir düşünün…
Eskiden domatesin mevsimi vardı.
Bir yemeğin pişmesi için beklenirdi.
Kahve içmek için oturulurdu.
Misafir gelirdi; evin kapısı açılır, sofra kurulurdu.
Bir şey bozulduğunda hemen yenisi alınmaz, tamir edilirdi.
Ve en önemlisi, hayatın her anını verimli hâle getirmek gibi bir mecburiyet yoktu.
Bugün ise sabah gözümüzü açar açmaz yetişmemiz gereken şeyler var.
Mesajlar, işler, toplantılar, çocuklar, alışveriş, sosyal medya…
Dinlenirken bile kendimizi suçlu hissediyoruz.
Sanki hiçbir şey yapmadığımız bir saat, boşa harcanmış bir saatmiş gibi.
Belki de Nonna Maxxing tam burada devreye giriyor.
Büyükannelerimizin hayatını birebir taklit etmek değil; onların bildiği ama bizim unuttuğumuz bazı şeyleri geri çağırmak…
Yavaşlamayı.
Azla yetinmeyi.
Bir sofranın başında gerçekten oturmayı.
Bir yemeği acele etmeden pişirmeyi.
Eski bir şarkıyı dinlerken başka hiçbir şey yapmamayı.
Eşyaların hikâyesine değer vermeyi.
Ve hayatın her dakikasını “değerlendirmek” zorunda olmadığımızı hatırlamayı.
Belki de yıllardır “daha fazlasını” ararken ihtiyacımız olan şey daha fazla değil.
Biraz daha az.
Daha az ekran.
Daha az telaş.
Daha az tüketmek.
Daha az yetişmeye çalışmak.
Ve biraz daha nonna…
Çünkü belki büyükannelerimiz teknolojiyi bilmiyordu ama hayatı kaçırmamayı biliyorlardı.
Belki de yeni dünyanın en eski fikre ihtiyacı var:
Hayat, acele edilmesi gereken bir şey değil.
Yaşanması gereken bir şey.
Bir köşe yazısı daha değil; biraz durup düşünmek için… Bir dahaki yazıda görüşmek üzere…