Türkiye'nin enerji konusunda önü açılacak.
Enerji kaynakları bakımından kendi kendine yeterli olmamasına rağmen Türkiye, küresel enerji denkleminde etkili olma potansiyeli taşıyan ülkelerden biri.
100 milyar dolarlık yatırım planı ve enerjide elektrikleşmeye daha fazla önem veren yaklaşım artık sır değil.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da bu konuyu defalarca dile getirdi.
Fakat asıl mesele nükleer enerji…
Üç yıldır devreye alınması beklenen Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin hikâyesi yılan hikâyesine dönmek üzereyken nihayet sona yaklaşıldı.
Rusya'nın Türkiye'nin enerji denkleminde daha fazla yer alma arzusu, TürkAkım üzerinden "Avrupa'ya gaz satışı" planlarıyla da kendisini gösterdi.
Ancak bu girişimler, Avrupa'nın yaptırım politikalarının oluşturduğu engelleri aşamadı.
Buna rağmen Türkiye'nin bölgesel enerji denkleminde daha belirleyici bir rol üstlenmesi kaçınılmaz görünüyor.
Irak'taki Amerikan varlığının geleceği ve İran'ın Basra Körfezi'nde istikrarsızlık yaratan tutumu, alternatif güzergâhların oluşturulmasını daha da önemli hâle getiriyor.
Bu noktada Türkiye ile Irak arasında hayata geçirilmeye başlanan Kalkınma Yolu Projesi öne çıkıyor.
Demir ve kara yollarının yanı sıra elektrik enterkonneksiyonları, fiber optik altyapı, doğal gaz ve petrol boru hatlarıyla bu proje, bölgenin en önemli bağlantı koridorlarından birine dönüşebilir.
Kalkınma Yolu yalnızca bir ulaşım projesi değil; enerji akışını, ticareti ve dijital bağlantıyı aynı güzergâhta buluşturabilecek stratejik bir damar.
Mekke İttifakı'yla birlikte, Türkiye'nin örtük rakiplerinden biri olarak görülen Birleşik Arap Emirlikleri'nin de Ankara'ya yönelik yaklaşımının daha belirgin ve uzlaşmacı bir çizgiye yönelmesi mümkün hâle geliyor.
Özellikle bu ittifakın ABD ve İsrail'in beklentilerine rağmen Şii-Sünni ayrışmasının yeni bir çatışma eksenine dönüşmesini önleme çabası dikkat çekiyor.
Tahran'da gerçekleştirilen toplantı da bu açıdan önemli bir işaret olarak okunabilir.
Türkiye'nin denklem kurucu rolü, ABD ile ilişkilerinin ve dış politikasındaki uyum arayışının yanı sıra başka dinamiklerle de yakından ilgili.
Fakat tek gerekçe bu değil.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 19 Ekim 2016'da ilan ettiği "önleyici ve proaktif müdahale yaklaşımı", Türkiye'nin güvenlik politikasında yeni bir dönemin kapısını araladı.
Suriye'de başlayan askerî müdahaleler, ardından PYD/YPG'ye karşı yürütülen operasyonlar ve PKK'yla mücadele, bu yaklaşımın farklı aşamalarını oluşturdu.
Bu gelişmeleri çok yönlü okumak gerekiyor.
Bir dönem, tabiri caizse, gelişmeleri izleyerek pozisyon alan bir Türkiye vardı.
Bugün ise risk üstlenen ve dış politika hamleleriyle ulusal çıkarlarını azami ölçüde korumaya çalışan bir yaklaşım öne çıkıyor.
Ancak bu, iktidarlar açısından konfor alanını terk etmek anlamına geliyor.
Çünkü risk alan bir politikanın getirileri kadar, yanlış kararların siyasi ve stratejik maliyetleri de ağır olabilir.
Nitekim Suriye'de Rusya'nın hava saldırılarında askerlerimizin hayatını kaybetmesi, bu risklerin ne kadar somut olabileceğini gösterdi.
Buna karşılık Azerbaycan'ın Karabağ Zaferi sürecinde de benzer bir stratejik refleksin etkileri görüldü.
Şimdi ise aynı refleksin askerî doktrinden ekonomik ve teknolojik alana doğru evrilmeye başladığı söylenebilir.
Kalkınma Yolu'yla çeşitlenen bağlantılar, bölgesel iş birliği arayışları ve nükleer enerji girişimleri birlikte düşünüldüğünde, Türkiye'nin önünde yeni bir stratejik alan açılıyor.
Rusya'nın yavaşlayan ya da çeşitli nedenlerle yavaşlatılan nükleer enerji sürecinin dışında kalmak istememesi de bu tablonun bir parçası olabilir.
Nitekim Kanada ile yapılan son anlaşma, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar'ın uzun süredir üzerinde durduğu küçük modüler reaktörler konusunu yeniden gündeme taşıdı.
SMR olarak bilinen "küçük modüler nükleer reaktörler", Türkiye'nin nükleer enerji alanındaki seçeneklerini çeşitlendirebilecek teknolojiler arasında yer alıyor.
Bakan Bayraktar'ın bu alana yönelik ilgisi yeni değil. Türkiye, bu teknoloji konusunda farklı ülkelerle temaslar yürütüyor.
Kanada ile yapılan anlaşma da bu arayışın önemli başlıklarından biri.
Şimdi bütün tabloya birlikte bakalım.
Kanada ile nükleer teknoloji alanındaki iş birliğini, Kalkınma Yolu'nu, bölgesel ittifakları, Türkiye'nin uçak gemisi projesini ve Almanya'dan tedarik edilmesi planlanan denizaltıları aynı stratejik çerçevede değerlendirin.
Enerji, ulaştırma, savunma ve teknoloji yatırımları birbirinden bağımsız başlıklar olmaktan çıkıyor.
Bunların aynı anda ilerlemesi, Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesini artırabilecek bir bütün oluşturabilir.
Bir ülkenin stratejik gücü, yalnızca sahip olduğu silahlarla değil; enerjisini nasıl ürettiği, ticaretini hangi güzergâhlardan yürüttüğü ve kritik teknolojilere ne ölçüde erişebildiğiyle de belirlenir.
Bir şeyler geliyor.
Benden söylemesi…