Cumhurbaşkanı Erdoğan Kendi Topuğuna mı Sıktı?

YAYINLAMA
05 Ekim 2026 00:16
GÜNCELLEME
05 Ekim 2026 00:20

Parti içinde kaos yaşayan yalnızca CHP değil.

Bunu daha önce de birçok kez yazılarımda belirtmiştim.

Fon ağları krizinin AK Parti içindeki bazı isimlere de uzanmasıyla partideki rahatsızlık giderek büyüdü.

Özellikle teşkilat mensupları, “Biz sahada alın terimizle koşuşturup çalışıyoruz. Bu kişiler bizim bütün çabamızı heba ediyor, biz de zarar görüyoruz.” diyerek seslerini yükseltmeye başladı.

Haklılar da…

Suçlu değiller ama yaşananlardan onlar da etkileniyor. Çünkü siyasette bir kişinin yaptığı hata, yalnızca kendisini değil, aynı çatı altında çalışan binlerce insanı da zan altında bırakıyor.

Fon krizinde önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sırdaşı, uzun yıllardır yol ve dava arkadaşlığı yaptığı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın adı gündeme geldi. Mustafa Yazıcı’nın mal varlığına uygulanan tedbir, ifadesinin alınması ve delillerin değerlendirilmesinin ardından kaldırıldı.

Ardından ailecek AK Partili olan, eski bakan ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın adı fon işlemlerine ilişkin iddialarla anılmaya başlandı. Kaya, hakkındaki iddiaların araştırılması için siyasi sorumluluk üstlendiğini belirterek parti görevlerinden istifa etti.

Ancak burada kamuoyunun cevap beklediği önemli bir çelişki bulunuyor.

Önce Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın, hisse işlemlerinden elde ettikleri öne sürülen yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine’ye iade ettiği iddia edildi.

Daha sonra paranın gerçekte iade edilmediği ileri sürüldü.

Üstelik söz konusu ödemenin yapıldığına ilişkin kamuoyuna açık ve doğrulanmış resmî bir belge de paylaşılmadı. Kaya da iddialara konu hisse işlemlerinin ayrıntıları ile para iadesi tartışmasına açık ve kapsamlı bir cevap vermedi.

Savcılık, Kaya çiftinin mal varlığının dondurulması için ilgili kurumlara yazı gönderdi. Dolayısıyla hiçbir işlem yapılmadığını söylemek doğru olmaz. Fakat diğer şüpheliler hakkında uygulanan işlemlerle Kaya çifti hakkında izlenen sürecin aynı hızda ve açıklıkta yürütülüp yürütülmediği hâlâ kamuoyunda tartışılıyor.

İşte adalet duygusunu zedeleyen de tam olarak bu belirsizliktir.

Birileri hakkında hızla gözaltı ve tutuklama kararları uygulanırken siyasi kimliği bulunan bir isim hakkındaki iddialar cevapsız bırakılırsa toplumda ister istemez ayrımcılık yapıldığı düşüncesi oluşur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu süreçten başarıyla çıkmak istiyorsa böyle bir algının oluşmasına izin vermemeli. Eğer bu süreç doğru bir şekilde yönetilemezse Türkiye’de ekonomi bile çökebilir.

Bu yüzden kim olursa olsun aynı sorular sorulmalı, aynı belgeler istenmeli, aynı hukuk işletilmeli ve gözlatı işlemlerindeki süreç aynı olmalı.

AK Partili olmak kimseyi peşinen suçlu yapmayacağı gibi kimseye ayrıcalık da sağlamamalı.

Gerekli olan caydırıcı ağır yaptırımlar uygulanması için de bu konudaki ceza yaptımları yeniden düzenlenmeli. 

***

Tartışmaların giderek büyümesi üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Devlet Denetleme Kurulunu devreye sokma çağrısında bulundu.

Bahçeli’nin çağrısının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, fon krizine ilişkin DDK’yı görevlendirdiğini; Adalet Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığının da sürece dâhil olduğunu açıkladı.

Açıkçası bu karara çok şaşırdım.

Çünkü DDK’yı devreye sokmak, bir bakıma kendi topuğuna da sıkmak demek.

Ne demek istediğimi gelin DDK’nın yetkilerinin ne kadar güçlü ve geniş olduğuyla anlatayım…

Devlet Denetleme Kurulu, anayasal bir kurumdur ve doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı çalışan en üst düzey idari denetim ve soruşturma organlarından biridir.

Peki, DDK’nın devreye sokulması neden bu kadar büyük bir adımdır?

GENİŞ İNCELEME VE DENETLEME ALANI

DDK yalnızca bakanlıkları ve kamu kurumlarını değil; kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını, işçi ve işveren teşekküllerini, kamuya yararlı dernek ve vakıfları, ayrıca sermayesinin yarısından fazlası devlete ait olan her türlü ortaklık ve kuruluşu idari açıdan inceleme, araştırma ve denetleme yetkisine sahiptir.

Yani yalnızca bir bakanlığa girip evrak inceleyen sıradan bir teftiş kurulundan söz etmiyoruz.

Devletle, kamu kaynaklarıyla ve kamu denetimiyle ilişkili çok geniş bir alana ulaşabilen anayasal bir yapıdan söz ediyoruz.

SORUŞTURMA VE GÖREVDEN UZAKLAŞTIRMA YETKİSİ

DDK bir mahkeme veya savcılık değildir. Bir kişinin suçlu olduğuna karar veremez ve ceza veremez.

Ancak incelemeleri sırasında göreviyle bağlantılı bir usulsüzlük veya suç şüphesiyle karşılaşırsa idari ve adli soruşturma süreçlerinin başlatılmasını isteyebilir, ilgili mercilere suç duyurusunda bulunabilir ve soruşturmanın sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için mevzuatın öngördüğü tedbirleri gündeme getirebilir.

Denetimin ve soruşturmanın güvenliği açısından gerekli şartların oluşması hâlinde, denetlenen kurum ve kuruluşlardaki görevliler hakkında geçici görevden uzaklaştırma tedbiri uygulanması da söz konusu olabilir.

İşte özellikle bu yetki, fon ağlarıyla bağlantılı olduğu ileri sürülen kamu görevlilerinin veya üst düzey bürokratların isimlerinin doğrudan kamuoyuna yansımasına neden olabilir.

Ortaya çıkacak tablo, her ne kadar parti içinde bir temizlik anlamına gelse de AK Parti’ye duyulan güveni sarsabilir ve muhalefetin eline güçlü kozlar verebilir.

ÇOK GENİŞ BİLGİ VE BELGEYE ERİŞİM

DDK müfettişleri ve uzmanları; denetim kapsamındaki kurumların elektronik ve fiziki ortamdaki açık veya gizlilik dereceli bilgi, belge, defter, kayıt ve arşivlerini talep edebilir.

Her kademe, rütbe ve sınıftan ilgilileri bilgi vermek üzere çağırabilir, kurumlarla doğrudan yazışabilir ve gerekli incelemeleri yerinde gerçekleştirebilir.

Bu talepler karşısında kurumların yalnızca “Veriler gizlidir.” diyerek kapılarını kapatma imkânı bulunmuyor.

Elbette DDK’nın yetkileri de Anayasa ve kanunlarla sınırlıdır. Ancak ulaşabileceği kurumlar, kişiler ve belgeler düşünüldüğünde oldukça geniş ve güçlü bir denetim mekanizmasından söz ediyoruz.

TSK’NIN DENETİM ALANINA ALINMASI

DDK’nın yetki alanının ne kadar genişlediğini gösteren en önemli örneklerden biri Türk Silahlı Kuvvetleridir.

1982 Anayasası’nın ilk hâlinde TSK, Devlet Denetleme Kurulunun görev alanının dışında tutulmuştu.

Ancak 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından yapılan 2017 Anayasa değişikliğiyle TSK’yı DDK denetiminin dışında bırakan istisna kaldırıldı. Ardından yayımlanan düzenlemelerle askerî yapı da idari denetim bakımından DDK’nın görev alanına dâhil edildi.

Böylece Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarının idari ve mali işleyişleri DDK tarafından incelenebilir hâle geldi.

Elbette burada sözünü ettiğimiz denetim, askerî harekâtların sevk ve idaresine müdahale anlamına gelmiyor.

Ancak harcamalar, ihaleler, idari kararlar, kamu kaynaklarının kullanımı ve kurumların işleyişi gibi konular DDK’nın inceleme alanına girebiliyor.

TSK gibi devletin en hassas kurumlarından birinin bile idari açıdan DDK’nın kapsamına alınmış olması, kurulun ne kadar geniş bir denetim alanına sahip olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemli.

YARGI ORGANLARI DDK’NIN DIŞINDA

DDK’nın ulaşamadığı en önemli alan ise yargıdır.

Anayasa’nın 108’inci maddesi gereğince yargı organları, Devlet Denetleme Kurulunun görev alanı dışındadır.

DDK hâkimlerin ve savcıların verdikleri kararları, yürüttükleri soruşturmaları veya mahkemelerin yargısal faaliyetlerini denetleyemez. Bir mahkemenin kararını inceleyemez, değiştiremez veya yargılama sürecine müdahale edemez.

Bu durum, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkesinin doğal sonucudur.

Fakat yargının DDK tarafından denetlenememesi, hâkimlerin ve savcıların denetimsiz olduğu anlamına da gelmiyor.

Hâkim ve savcılar hakkındaki görevle ilgili rüşvet, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve hukuksuzluk iddiaları; Hâkimler ve Savcılar Kurulu müfettişleri, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu ve yetkili adli merciler tarafından incelenebilir.

Gerekli şartların oluşması hâlinde disiplin süreçleri işletilebilir, adli soruşturma yürütülebilir ve dosyalar ilgili mahkemeler ile yüksek yargı organlarının önüne gidebilir.

Yani DDK’nın kapısı yargı alanında kapanırken başka denetim ve soruşturma mekanizmaları devreye giriyor.

DOĞRUDAN CUMHURBAŞKANI TALİMATIYLA ÇALIŞIYOR

DDK’nın bir diğer önemli özelliği, doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı olmasıdır.

Kurul, Cumhurbaşkanı’nın talimatı veya onayıyla göreve başlar ve hazırladığı raporları doğrudan Cumhurbaşkanına sunar.

Bu nedenle Erdoğan’ın DDK’yı fon krizini incelemek üzere görevlendirmesi, siyasi açıdan oldukça büyük bir karar.

Çünkü kurulun ulaşacağı bilgiler, yalnızca alt düzey görevlileri değil; bürokraside, kamu kurumlarında ve siyasette güçlü konumlarda bulunan isimleri de etkileyebilir.

Erdoğan’ın bu talimatı vermesi, fon krizinin çözülmesi konusunda kararlı olduğunu gösteriyor.

Ancak bu kararlılığın gerçek ölçüsü, incelemenin kime kadar uzandığı değil; kim olursa olsun aynı şekilde sürdürülüp sürdürülmediği olacaktır.

Fatma Betül Sayan Kaya hakkında ortaya atılan para iadesi iddiaları da bu nedenle bütün açıklığıyla aydınlatılmalı.

Para gerçekten iade edildiyse belgesi kamuoyuyla paylaşılmalı.

İade edilmediyse bu yöndeki haberlerin kim tarafından ve hangi amaçla servis edildiği açıklanmalı.

Ortada usulsüzlük varsa gereği yapılmalı; yoksa Kaya’nın adı belgelerle temize çıkarılmalı.

Aksi hâlde DDK’nın görevlendirilmesi bile toplumdaki “Bazı isimler korunuyor.” düşüncesini ortadan kaldırmaya yetmez.

Ben yaşananları yalnızca bir fon soruşturması olarak görmüyorum.

Adalet Bakanlığının son dönemde yürüttüğü operasyonlar, bazı tarikat ve cemaat yapılanmalarına yönelik soruşturmalar, şirketler üzerinden kurulan ekonomik ağların incelenmesi, “Terörsüz Türkiye” süreci ve siyasette yaşanan kadro değişimleri birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin yeni bir oluşum sürecine girdiğini düşünüyorum.

Devletin hem güvenlik anlayışı hem ekonomik düzeni hem de kurumlarla kurduğu ilişki yeniden şekilleniyor.

Bir tarafta terörü sona erdirmeye yönelik tarihî bir süreç yürütülürken diğer tarafta devletin içine, ekonomiye ve siyasete uzanan yapıların temizlenmesine çalışılıyor.

Türkiye âdeta yeniden inşa ediliyor.

Ancak yeniden inşa süreci yalnızca eski yapıların yıkılmasıyla başarıya ulaşmaz.

Yerlerine adil, şeffaf ve güven veren kurumlar kurulmazsa bir yapı gider, başka bir yapı gelir. Bir ağ dağıtılır, yerine yeni bir ağ kurulur.

Geçmişte yaşadığımız en büyük sorun da buydu.

Bu nedenle fon ağları soruşturması yalnızca birkaç ismin cezalandırılmasıyla veya görevden ayrılmasıyla kapatılamaz. Bu ilişkileri mümkün kılan sistemin, denetim boşluklarının ve siyasi koruma iddialarının da üzerine gidilmesi gerekir.

Erdoğan’ın bu kararı AK Parti’yi kısa vadede sarsabilir ama parti içindeki kaosu sona erdirmenin ve kaybolan güveni yeniden kazanmanın başka bir yolu da görünmüyor.

Hem DDK talimatı hem AK Parti’ye yapılan yeni katılımlar, parti içinde bir kan değişiminin başladığını gösteriyor.

Şimdi asıl mesele şu:

Bu süreç gerçek ve ayrım gözetmeyen bir temizlik hareketine mi dönüşecek, yoksa siyasi hasarı kontrol altında tutmakla mı sınırlı kalacak?

Türkiye gerçekten yeniden inşa edilecekse adalet, en yakındakinden en uzaktakine kadar herkese aynı şekilde uygulanmalı.

Yoksa değişen yalnızca isimler olur; düzen kaldığı yerden devam eder.

Yorumlar (0 yorum)
Yorum kurallarını okudum ve kabul ediyorum.
Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorum ekleyen siz olun.