Ankara’da yeşil alan projeleri gerçekten işe yarıyor mu? İşte veriler, etkiler, riskler
Ankara’da son yıllarda hızlanan yeşil alan ve millet bahçesi projeleri gerçekten işe yarıyor mu, yoksa su tüketimi ve bakım maliyetiyle ters etki mi yaratıyor?
Ankara’da son yıllarda hem belediyelerin hem de merkezi idarenin hızlandırdığı yeşil alan, rekreasyon ve millet bahçesi projeleri, kentin “gri şehir” imajını kırma hedefiyle devreye alındı. Çubuk 1 Barajı’ndan AKM Millet Bahçesi’ne kadar çok sayıda proje, hem sosyal yaşam hem iklim etkisi hem de su yönetimi boyutuyla artık ölçülebilir sonuçlar üretmeye başladı.
ANKARA’DA YEŞİL ALANLAR YENİDEN TANIMLANIYOR
Uzun yıllar boyunca Ankara’da yeşil alan denince akla, mahalle arasına sıkışmış küçük parklar ve yol kenarlarındaki süs amaçlı peyzaj düzenlemeleri geliyordu. Son dönemde ise yaklaşım belirgin biçimde değişti; büyük ölçekli rekreasyon alanları, vadilere yayılan yeşil koridorlar ve tarihi alanların tekrar halka açılması öne çıktı.
Bu dönüşümün iki temel hattı öne çıkıyor. İlki, yıllarca atıl bırakılan alanların yeniden işlevlendirilmesi. Çubuk 1 Barajı Rekreasyon Alanı gibi hem kent hafızasında yeri olan hem de uzun süre kullanılmayan bölgeler, restorasyon ve rekreasyon yatırımlarıyla yeniden Ankaralıya açıldı. İkincisi ise merkezi konumdaki beton alanların yeşil dokuyla dönüştürülmesi. AŞTİ’ye komşu 30 Ağustos Zafer Parkı ile Atatürk Kültür Merkezi çevresinde kurulan millet bahçesi, kentin tam kalbinde nefes alınabilecek yeni odaklar yarattı.
Bu projelerin ortak paydası, Ankaralıların hafta sonu nefes almak için kente uzak mesire alanlarına bağımlılığını azaltmak. Şehir içi erişilebilir büyük parklar, günlük yaşamın içine karışan bir yeşil pratik oluşturuyor.
SOSYAL VE PSİKOLOJİK ETKİ ANKARALIYI İKNA EDİYOR
Sahadaki ilk güçlü veri, sosyal kullanım üzerinden geliyor. Yeni düzenlenen park ve rekreasyon alanlarına özellikle pandemi sonrası dönemde yoğun bir talep oluştu. Hafta sonu sabah saatlerinden geceye kadar süren kullanım, proje kurgusunun Ankaralıların gündelik ihtiyaçlarına temas ettiğini gösteriyor.
Ulaşılabilirlik burada kritik bir başlık olarak öne çıkıyor. Metro ve otobüs hatlarıyla erişilebilen 30 Ağustos Zafer Parkı ve merkezi konumdaki diğer yeşil alanlar, “yeşili görmenin” özel araç sahibi olmayı gerektirdiği eski dönemin tersine, daha eşitlikçi bir kullanım zemini sundu. Yeşil alan, lüks olmaktan ziyade kamusal bir hak olarak görünür hale geldi.
Bu alanların bir bölümünün Cumhuriyet tarihine ve kent hafızasına referans veren mekânlar üzerinde kurgulanması, aidiyet duygusuna da doğrudan etki ediyor. AOÇ arazilerinin belirli kısımlarının yeniden canlandırılması ya da Çubuk Barajı gibi erken Cumhuriyet dönemi izleri taşıyan alanların halkla buluşturulması, Ankaralıların kente duygusal bağını güçlendiren sembolik bir rol oynuyor.
Uzmanlara göre, açık alan kullanımının artması çocukların ekran bağımlılığı, yetişkinlerin stres düzeyi, yaşlıların yalnızlık hissi gibi başlıklarda dolaylı ama önemli iyileşmeler yaratıyor. Ankara pratiğinde de, yeni park alanlarında aile odaklı buluşmalar ve kuşaklar arası ortak kullanım giderek daha görünür hale geliyor.

ÇEVRESEL ETKİ ZAMAN İSTİYOR, ANKARA İÇİN SABIR ŞART
Ankara, iklim özellikleri gereği yarı kurak bir bozkır kenti. Yazları sıcak ve kurak, kışları sert geçen bu iklimde, çevresel iyileşme göstergelerini birkaç yıl içinde değiştirmek gerçekçi değil. Beton yığınlarının yarattığı ısı adası etkisini kırmak için, özellikle ağaçların olgunlaşma sürecinin beklenmesi gerekiyor.
Uzmanlar, bugün dikilen milyonlarca fidanın tam anlamıyla etkili bir gölgeleme ve iklim düzenleme işlevi görmesi için en az 5 ila 10 yıllık bir zamana ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Kısa vadede görülen en somut etki, toz tutulumunun artması ve sert yüzeylerin bir bölümünün toprak ve bitki örtüsüyle yer değiştirmesi sayesinde yüzey sıcaklıklarında yerel düşüşler yaşanması.
Biyoçeşitlilik açısından da Ankara’da yeşil alan yaklaşımında kademeli bir dönüşüm izleniyor. Geçmişte vitrin estetiği uğruna yoğun biçimde tercih edilen ithal ağaçlar ve yüksek su isteyen çim halılar, giderek yerel bitki türlerinin ve bozkır florasına uyumlu ağaçların lehine geriliyor. Endemik ve yarı kurak iklime uygun türlerin kullanılması, kuşlardan böceklere kadar farklı canlıları kente geri çağıran bir etki üretiyor.
Bu tercihler, sadece görsel bir peyzaj kararı değil; aynı zamanda bitkinin hayatta kalma oranını yükselterek yıllara yayılan bakım maliyetini düşürüyor. Ankara pratiğinde geçmişte sıkça yaşanan, dikilen ağacın tutmaması, kuruması ve tekrar dikim ihtiyacı doğması gibi sorunlar, yerel türe dayalı planlama ile kademeli olarak azalıyor.
SU YÖNETİMİ VE EKONOMİ PROJELERİ KRİTİK EŞİĞE TAŞIYOR
Ankara için en büyük soru işareti, yeşil alan projelerinin sürdürülebilirliği ve su yönetimi üzerinde yoğunlaşıyor. Su stresi yaşayan bir kentte “bol çim, çok su” modeliyle peyzaj düzenlemesi yapmak, uzun vadede hem bütçeyi hem de kent ekolojisini zorlayacak bir tercih olarak görülüyor.
Son yıllarda hazırlanan projelerde, kuru peyzaj yani su ihtiyacı düşük türlere dayalı tasarımın öne çıktığı görülüyor. Bozkır koşullarına uygun bitkilerle kurgulanan alanlar, sürekli sulama ihtiyacı duymadan da estetik ve işlevsel bir yeşil doku yaratabiliyor. Çim kullanımı ise peyderpey daha kontrollü, sınırlı ve hedefli alanlara çekiliyor.
Bununla bağlantılı olarak, şebeke suyuna bağımlı sulama sistemleri yerine yağmur suyu hasadı, gri su kullanımı ve arıtılmış suya yönelim, hem mevzuat hem de uygulama düzeyinde daha sık gündeme geliyor. Ankara’da yeni büyük projelerde, sulama için altyapı planlaması yapılırken artık su verimliliği baştan tartışılıyor. Ancak mevcut park stokunun önemli bir kısmında hâlâ yüksek su tüketen eski anlayışın izleri korunuyor.
Ekonomik açıdan bakıldığında, yeşil alanlar ilk etapta yatırım ve bakım gideri oluşturuyor gibi görünse de, uzun vadede sağlık harcamalarının azalması, ısı adası etkisinin kırılmasıyla enerji tüketiminin düşmesi ve kentin yaşanabilirlik cazibesinin artması gibi dolaylı ekonomik kazanımlar sağlıyor. Ankara özelinde bu kazançların tam anlamıyla ölçülebilmesi için ise daha uzun süreli veri takibi gerekiyor.

ESKİ VE YENİ YEŞİL ANLAYIŞI ANKARA’DA YER DEĞİŞTİRİYOR
Ankara’nın yeşil alan pratiğinde, eski geleneksel yaklaşımla yeni sürdürülebilir yaklaşım arasında net bir zihniyet farkı bulunuyor. Eskiden ağırlıklı olarak ithal ağaçlar, geniş çim alanlar ve yol kenarlarına sıkıştırılmış süs odaklı peyzaj tercihleri göze çarpıyordu. Bu model, bakmak için düzenlenmiş, yoğun bakım ve sulama isteyen ama gündelik hayata sınırlı dokunan bir yeşil profil ortaya koyuyordu.
Yeni dönemde ise, yerel tohuma dayalı, bozkır iklimine uyumlu bitki türleri öne çıkıyor. Bu bitkiler, hem su tüketimini azaltıyor hem de kuraklık ve sıcaklık dalgalarına karşı daha dayanıklı. Konum olarak da yeşil, yalnızca refüj ve duvar diplerine değil; kent içi büyük vadilere, baraj çevrelerine, millet bahçesi mantığıyla genişlenen boşluklara taşınıyor. Böylece görsel “yeşil dekor” yerine, bisiklet yolu, yürüyüş parkuru, piknik alanı, spor sahası ve etkinlik alanları barındıran canlı yaşam mekânları ortaya çıkıyor.
Sulama tarafında ise şebeke suyuna yüklenen sistemlerden, yağmur suyu hasadı ve arıtılmış su kullanımına yönelme çabası, Ankara’da mevzuatın ve planlamanın giderek daha çok tartıştığı başlıklar arasında. Bu geçişin hızlanması, yeni yeşil alanların kent bütçesini zorlamadan sürdürülebilirliğini sağlayacak kritik unsur olarak öne çıkıyor.
ANKARA’NIN YEŞİL GELECEĞİ İÇİN NE GEREKİYOR?
Bugün itibarıyla Ankara’daki yeşil alan projelerinin sosyal ve psikolojik etkiler açısından “işe yaradığı” net biçimde görülüyor. Kentlilerin kullanım pratikleri, yeni alanlara olan ilgisi ve şehir içi nefes alma noktalarının çoğalması bu tabloyu destekliyor. Ancak çevresel iyileşme ve iklim direnci açısından süreç henüz tamamlanmış değil; dikilen ağaçların olgunlaşması, biyoçeşitliliğin güçlenmesi ve ısı adası etkisinin hissedilir biçimde kırılması için zamana ihtiyaç var.
En kırılgan halka, su yönetimi ve sürdürülebilirlik olarak öne çıkıyor. Ankara’nın yeşil dönüşümünün kalıcı olabilmesi, su tasarrufu odaklı peyzaj anlayışının mevzuatla güçlendirilmesine, arıtılmış ve yağmur suyuna dayalı sulama altyapısının yaygınlaştırılmasına ve çim ağırlıklı tasarımdan vazgeçilmesine bağlı.
Ankara pratiği gösteriyor ki, doğru bitki seçimi, doğru konumlandırma ve doğru sulama politikasıyla, “gri şehir” imajından uzaklaşıp “yeşil kuşaklarla örülü bir bozkır kenti” kimliğine geçiş mümkün. Ancak bu geçiş, tek seferlik açılış törenleriyle değil, uzun vadeli bakım, izleme ve su politikalarıyla tamamlanabilecek bir süreç olarak Ankara’nın önünde duruyor.