Ankara’da kediler neden bu kadar özgür yaşıyor?
Ankara sokaklarında kediler neden devlet dairelerinde nöbet tutar, kafelerde sandalye kapar, parklarda özgürce dolaşır; bunun arkasında hangi hukuk ve kültür var?
Ankara’da sokak kedileri, hukuki düzenlemeler, belediye uygulamaları ve yüzyıllara dayanan kültürel merhamet anlayışı sayesinde kentin doğal sakinleri olarak kabul ediliyor. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve ilgili yönetmelikler, kedilerin yakalanıp toplu halde barınağa kapatılmasını, öldürülmesini veya “zararlı” görülerek şehir dışına sürülmesini yasaklıyor. Ankara’daki belediyeler de kısırlaştırma, tedavi ve yerine bırakma prensibiyle, kedilerin sokakta ama güvende yaşamalarını hedefliyor.
ANKARA’DA KEDİLER RAHAT GEZİYOR
Ankara’da bir devlet dairesinin kapısında uyuyan, bir kafede sandalyenizi paylaşan veya parkta çocuklarla oyun oynayan kediler, mevzuata göre “sahipsiz” değil “belediye sorumluluğundaki” hayvanlar olarak kabul ediliyor. Bu statü, onların hukuken “yok edilmesi” değil “bulunduğu yerde korunması” gerektiği anlamına geliyor.
Merkezde 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu bulunuyor. Kanuna göre belediyeler, sokak hayvanlarını topluca barınağa kapatmak yerine, onları yakalayıp kısırlaştırmak, işaretlemek, tedavi etmek ve alındıkları ortama geri bırakmakla yükümlü. Özellikle Çankaya, Yenimahalle, Keçiören ve Etimesgut gibi büyük ilçelerde bu “kısırlaştır, aşıla, yerine bırak” uygulaması uzun süredir rutin bir belediye politikası haline gelmiş durumda.
Bu çerçevede Ankara’da kediye tek seferlik bir “misafir” gibi değil, mahallenin kalıcı sakini gibi muamele ediliyor. Kedinin yaşam alanı sokak olarak tanımlandığı için, bir apartman sakininin “bu kedi buradan gitsin” talebi, tek başına hukuki dayanak oluşturmuyor. Tam tersine, hayvana kötü muamele ve yerinden zorla uzaklaştırma, idari yaptırımlar ve cezalara konu olabiliyor.

HUKUK VE MEVZUAT KEDİLERİ KORUYOR
Türkiye’de ve dolayısıyla Ankara’da sokak kedilerinin bu kadar özgür görünmesinin en somut ayağı, hayvanları koruyan mevzuat.
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’na göre:
- Sokak hayvanları, ilgili belediyenin sorumluluğu altında
- Hayvanlara kötü muamele, aç bırakma, öldürme, işkence etme ve yerinden etme yasak
- Belediyeler, sahipsiz hayvanları “geçici bakımevi”ne alıp kısırlaştırmak, aşılama yapmak ve alındıkları yere geri bırakmakla yükümlü
- Toplu itlaf, zehirleme, rastgele toplama gibi uygulamalar suç niteliği taşıyor
Bu mekanizma, özellikle kedilerin şehirden “temizlenmesi” anlayışını hukuken engelliyor. Yani Ankara’da bir belediyenin, kedileri toplu halde, “rahatsızlık veriyorlar” gerekçesiyle ortadan kaldırması mümkün değil. Bu yaklaşım, Batı’daki pek çok şehirde görülen, sahipsiz hayvanların barınaklara alınıp belirli süre içinde sahiplenilmezse uyutulması uygulamasından net biçimde ayrılıyor.
Buna ek olarak, 2021 düzenlemeleriyle birlikte hayvanlara yönelik eziyet ve öldürme fiillerine ceza hukuku kapsamında hapis yaptırımları gündeme geldi. Bu da Ankara’da kedilere yönelik şiddet olaylarının yalnızca “kabahat” değil, “suç” niteliği taşıdığına dair farkındalığı artırdı.

KÜLTÜREL MİRAS KEDİLERE ALAN AÇIYOR
Hukuk kadar güçlü ikinci sütun, tarihsel ve kültürel kodlar. Ankara, Anadolu’nun diğer kentleriyle birlikte, kediyi kirli değil “hane dostu” gören İslam kültürünün etkisi altında. Kedinin camiye veya eve girmesi, dini algı bakımından sakınca değil, çoğu zaman hoş görülen bir durum. Hz. Muhammed’in kedisi Müezza’ya gösterdiği özenle ilgili anlatılar, kediyi “zararsız ve temiz” hayvan kategorisine yerleştiriyor.
Osmanlı döneminde sokak hayvanlarını beslemek için kurulmuş vakıflar, bugünün Ankara’sında gönüllü besleme grupları ve bağış kampanyaları şeklinde devam ediyor. Eskinin “mancacıları”, şimdi sosyal medyada örgütlenen, mamaları toplu alıp parklara ve kampüslere dağıtan gençler ve mahalleli gönüllüler olarak karşımıza çıkıyor.
Bu kültürel miras, Ankara kedi pratiğine şöyle yansıyor: Kediyi sokaktan “kaldırma” değil, sokakta “yaşatma” refleksi güçleniyor. İnsanlar kediyi, kapı önünde duran “yabancı” bir canlı olarak değil, mahallenin temelli sakini olarak görüyor.

MAHALLE KÜLTÜRÜ KEDİLERİ SAHİPLENİYOR
Ankara’da sokak kedilerinin özgürlüğü yalnızca hukuki bir sonuç değil; güçlü bir mahalle kültürünün ürünü. Genellikle bir kedinin “resmî” sahibi olmasa da fiilî olarak onlarca sahibi oluyor. Esnaf, apartman görevlisi, site sakinleri, çevredeki öğrenciler ve park sakinleri, kediyi dönüşümlü ve imece usulü besliyor.
Bu “ortak mülkiyet hissi” şu pratiklerde görünür hale geliyor:
Kedilere isim verilmesi: Duman, Pamuk, Sarman, Tekir gibi isimler, kedinin resmen olmasa da duygusal olarak sahiplenildiğini gösteriyor.
Mama ve su kapları: Hemen her semtte, özellikle Çankaya, Bahçelievler, Ayrancı, Yüzüncüyıl ve Gazi Mahallesi çevresinde, apartman önlerinde ve dükkân girişlerinde sabit mama-su noktaları görmek mümkün.
Kışın içeri alma refleksi: Ankara ayazında market, kırtasiye, kafe ve bürolarda kedilerin içeri alınması, müşteriyi kaçıran değil, mekâna sempati kazandıran bir unsur olarak görülüyor.
Batı’nın pek çok şehrinde “stray cat” ifadesi, sahipsiz ve sistem dışı bir hayvanı çağrıştırırken, Ankara’da “sokak kedisi” veya “mahallenin kedisi” denildiğinde, sokağın doğal sakini ve mahallelinin ortak sorumluluğu olan bir canlıdan söz ediliyor.

ANKARA’YA ÖZGÜ PRATİKLER KEDİLERE GÜVENLİ ALAN YARATIYOR
Ankara, bir “memur kenti” olmanın ötesinde, geniş parkları ve kampüsleriyle kediler için büyük, görece güvenli yaşam alanı sunuyor. ODTÜ, Hacettepe, Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Bilkent gibi geniş kampüslerde yüzlerce kedi, öğrenciler ve akademik personel tarafından düzenli olarak besleniyor.
Bu alanlarda:
- Gönüllü öğrenci grupları, mama ve su dağıtımını organize ediyor
- Veteriner fakülteleriyle işbirliği yapılarak tedavi ve kısırlaştırma süreçleri destekleniyor
- Kedi evleri ve barınak köşeleri kampüs içinde sabit noktalar halinde kuruluyor
Kent merkezinde ise Kuğulu Park, Seğmenler, Anıtpark ve AOÇ çevresi, kedilerin hem doğal hem de insanla iç içe yaşadığı bölgeler olarak öne çıkıyor. Belediyeler ve gönüllüler tarafından yerleştirilen kedi evleri, kedinin kamusal alandaki varlığının fiilen tanındığı yapılar. Bu evler, kedinin “oraya ait” olduğunu görünür kılıyor.
Ankara’nın dünyaca bilinen Ankara Kedisi (Angora) ırkına ev sahipliği yapmış olması da kedi imajını sembolik düzeyde güçlendiriyor. Sokaktaki kedilerin çoğu tekir olsa da, kent belleğinde “Ankara = kedi dostu şehir” çağrışımı giderek pekişiyor.

BATI İLE ANKARA YAKLAŞIMI FARKLILAŞIYOR
Batı Avrupa ve ABD’nin pek çok kentinde sokakta başıboş gezen kedi, genellikle “stray” yani sahipsiz ve çoğu zaman sistem dışı bir sorun olarak görülüyor. Bu nedenle hayvanlar kısa sürede barınaklara alınabiliyor; belirli süre sahiplenilmezse uyutulma ihtimali bulunabiliyor. Mağaza, market ve kafelerde hijyen mevzuatı gerekçe gösterilerek hayvanların içeri girmesi sıkı biçimde engelleniyor.
Ankara pratiğinde ise aynı kedi, “sokak kedisi” ya da “mahallenin kedisi” olarak görülüyor.
Barınaklar son çare; asıl amaç hayvanın bulunduğu mahallede, sokakta yaşamaya devam edebilmesi. Kediler kısırlaştırılıyor, aşılama yapılıyor, kulak küpesiyle işaretlenip alındıkları noktaya bırakılıyor. Kafeye giren, sandalyede uyuyan veya bakanlığın bahçesinde dolaşan kedi, çoğu zaman vatandaş tarafından yadırganmıyor, mekânın bir parçası gibi kabul ediliyor.
Sorumluluk, yalnızca devlete ya da bireysel sahiplere değil, kolektif bir toplumsal vicdana paylaştırılıyor. İşte bu nedenle Ankara’da kediler, sistemin dışına itilmiş değil, bizzat kentsel yaşamın merkezinde yer alan “sessiz hemşehriler” olarak görülüyor.