Gündem: Türk Basınında Fetret Dönemi…

YAYINLAMA
27 Aralık 2025 00:15
GÜNCELLEME
28 Aralık 2025 01:35

Hande Fırat’ın “Şimdi İğneyi Batırma Zamanı” yazısı, kanayan bir yaraya tuz bastı.

Öyle bir bastı ki, asgari ücret tartışmalarını bastıran, bastırmakla kalmayıp unutturan Sadettin Saran, Mehmet Akif Ersoy, Ela Rümeysa Cebeci haberlerini az kalsın unutturacak bir konuyu gündeme getirdi.

Çok da iyi yaptı. Hatta ben de kendisine katılıp imzamı atıyorum atmasına ama olay çok başka bir şeye evrilmeye doğru gidiyor.

***

Önce masayı toparlayıp ne yaşandığını bir özetleyelim:

23 Aralık’ta Ahmet Hakan, “AK Partili milletvekilleri ekrana çıkmalı” başlıklı köşe yazısında; adından da anlaşılacağı üzere, partililere verilen yayın yasağının kaldırılması gerektiğini, çoklu tartışma programlarında AK Parti’yi gazetecilerin değil, AK Parti milletvekillerinin savunması gerektiğini yazmıştı. Ancak bu şekilde gazetecilerin asli işine geri dönebileceğini söylüyordu. Yazının başında da iktidarın savunma işini iktidar yanlısı gazetecilere bıraktığını ifade etmişti.

Aynı gün Hande Fırat, Şimdi İğneyi Batırma Zamanı – 1”, 25 Aralık’ta ise devam yazısı olan “Şimdi İğneyi Batırma Zamanı – 2”yi yayımladı.

25 Aralık’ta Halk TV yazarı (daha sonra Sözcü’ye geçti) İsmail Saymaz, Ankara kulislerinden öğrendiği bir bilgiyi köşe yazısında paylaştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimat verdiğini ve bundan sonra AK Parti’yi televizyon ekranlarında kendi milletvekilleri ve yöneticilerinin savunacağını yazdı. Yazısını şu cümleyle noktaladı:

Bütçe görüşmeleri bittikten sonra ekranda iktidar yanlısı gazetecileri değil, AK Partili siyasetçileri göreceğiz.”

Yine aynı gün, akşam saat 21.00 civarında Zafer Şahin, çıkan yazıya sitem ederek Hande Fırat’ın CNN Türk’teki o günkü programına çıkmayacağını belirten bir tweet attı.

O tweet şöyleydi:

“ - Ah şu ekrana çıkan ‘yandaş’ gazeteciler ah…

 - Bu ülkenin yakın tarihinde bütün kritik dönüm noktalarında, devletin, milletin yanında durdukları için suçları büyük…

- Bugün çıkan yazı ve yorumlardan sonra akşamki programa kendi isteğimle çıkmadım.

️- FETÖ’nün trollerine, belediye medyasına bizi hedef gösterten, dalga geçmelerine zemin hazırlayan bir yaklaşıma tepkisiz kalamam. Hayat bir duruştur.

- Ekrana çıkma meraklısı değilim. Bundan sonra kendi YouTube kanalım ve sosyal medyaya ağırlık vererek ülkem ve devletimin lehine olduğuna inandığım doğrultuda gazetecilik yapmaya devam edeceğim.

Herkese başarılar dilerim. Allah herkesin yolunu açık etsin.”

25 Aralık’ta bir şey daha oldu. Tartışmaya eski AK Parti Milletvekili Şamil Tayyar da katıldı ve şöyle dedi:

“AK Parti’yi kim savunsun? Gazeteciler mi, siyasiler mi?

Ahmet Hakan’ın başlattığı tartışmayı Hande Fırat sürdürmüş, Zafer Şahin tepki göstermiş.

 …

Sorun, AK Parti–medya ilişkisinden daha büyük.

Türkiye’nin ihtiyacı, medyanın restorasyonu değil, kentsel dönüşümdür.

Kurumlar, kurullar, kurallar yerli yerine ve ahenkle oturtulmadan sistemin bir köşesine fırçayla dokunmanın hiçbir yararı olmaz.

Bunun için topyekûn seferberlik lazım.”

26 Aralık’ta ise Halk TV’deki bir programda İsmail Saymaz, AK Parti milletvekillerine yönelik yayın yasağının kalktığını duyurduğu yazısından sonra Zafer Şahin’in kendisini arayarak sitem ettiğini söyledi.

Velhasıl kelam, olaylar böyle başladı.

***

Ama olay öyle bir yere geldi ki, bir ara Meclis’teki bütçe görüşmelerinde vekillerin birbirlerine laf sokma yarışını izliyormuşum hissine kapıldım. Sanki tartışan gazeteciler değil de siyasilermiş gibiydi.

Tartışmaları takip ederken kendimi George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ndeki o meşhur final sahnesinde gibi hissettim. Hani çiftlikteki hayvanlar pencereden içeri baktıklarında domuzlarla insanları artık birbirinden ayırt edemiyorlardı ya… Bugün de ekranda gazeteciyle siyasetçi, savunma refleksiyle meslek etiği birbirine öyle karıştı ki; kimin hangi kimlikle konuştuğu belirsizleşti.

Muhalefet yanlısı medya yayınları “Mahalle karıştı” başlıklarıyla, “Bu iktidarın içindeki tıkanmışlığı gösteren bir yazı”, “Şimdi mi aklınız başına geldi?”, “Ne oldu da şimdi bu konuyu açtınız?” gibi ifadelerle, gülerek ve adeta mutlulukla Hakan–Fırat–Şahin arasındaki gerilimi kutlarcasına paylaşımlar ve yorumlar yapmaya başladı.

Öncelikle Hande Fırat’ın yazısıyla başlayacak olursam: Kişisel değil, yapıcı ve meslek içi bir eleştiride bulunuyor. Doğrudan isim hedef almıyor ya da iktidar–muhalefet ayrımı yapmıyor. Tam tersine “hepimiz”, “bu meslek”, “bu sistem” vurgusuyla hem kendisine hem tüm meslektaşlarına hem de tüm siyasetçilere iğneyi batırıyor.

Yani Zafer Şahin’in tanımladığı gibi, “FETÖ’nün trollerine, belediye medyasına bizi hedef gösterten, dalga geçmelerine zemin hazırlayan bir yaklaşım” değil, bana göre.

Zafer Şahin’in tepkisine gelince… Uzun süredir “yandaş” etiketiyle hedef alındığı için kendisi gibi olanları savunma ihtiyacı duyuyor olabilir. Niyet okumak istemem. Ancak kullandığı üslup, bana göre olmamış.

Neden? Çünkü “FETÖ trolleri”, “belediye medyası”, “biz hedef gösterildik”, “hayat bir duruştur” gibi ifadelerle meslek içi bir eleştiriyi siyasal–ahlaki bir saflaşmaya dönüştürüyor.

Zafer Şahin’in bu tavrına ek olarak; her ne kadar isim belirtilmese de yazının zamanı, konusu ve Şahin’in bu yazıyı retweet etmesi nedeniyle, Hande Fırat’a tepki olduğu açık olan Haber7 köşe yazarı Ferhat Murat’ın “Hakikatin Ekran Yüzü” başlıklı yazısında şu ifadeler yer alıyor:

-“İç cephemizin dış tehditlere karşı en güçlü olması gereken bir dönemde, içimize dezenformasyon virüsünü sokmayalım.”

-“Gerisi, ekranların arkasındaki karanlık tiyatronun figüranlığıdır.”

 -“Sizi bedenen yenemeyecek kişiler vücudu zayıflatmak ister.”

-“O noktada mesele gazetecilik değil, ideolojik kin ve çıkar çatışmasıdır.”

Bu metin, gazeteciliğin içinden gelen eleştiriyi mesleki bir muhasebe olarak değil; “iç cepheyi zayıflatan”, “dezenformasyon riski taşıyan” ve “iyi niyetli olmayan” bir tutum olarak çerçeveliyor. Dolayısıyla Hande Fırat’ın yazılarına doğrudan atıf yapmasa da, açılan tartışmaya karşı net bir pozisyon alıyor.

Zaten olayın kırılma noktası da buradan başlıyor ve gazetecilerin atışmasından siyasilerin kavgasına dönüşen tweetler zinciri başlıyor:

Zafer Şahin: Sana da hayırlı işler. Bu paylaşımı böyle algılamak büyük zeka gerektirir. 

Ruşen Çakır: Büyük kayıp! Allah daha büyük acı vermesin… 

Zafer Şahin: Zavallı Ruşen fena kompleks yaptın beni kendine. Sen fonuna sahip çık yeter. Kafanı da hiçbir şeye takma, terli terli su içme. Üşütme kendini.

Mustafa Şen: Zafer Şahin bu devran dönünce göreceğim seni! Bugün güç arkamda diye böbürlen bakalım.

Zafer Şahin: Bu devranda, döneceğini söylediğin devranda… sen … gözlerinden öperim. O kadar güç varsa ben de sen beni nasıl tehdit ediyorsun?

Ragıp Soylu: Kalemşör olmayı kahramanlık zannedip bir de program arkadaşı sistemi eleştiriyor diye alınıp TV’ye veda ediyor. TV bitmiş durumda zaten, neyi feda ediyorsa. 

Zafer Şahin: Sistemin tam kalbinde olup sistemi eleştirenler familyasından Ragıp da topa girmiş. Sen hangi bağın gülüsün Ragıp?Kim ipini çözdü senin? Merak etme… İktidar değişirse hep beraber sistemin içinde kalacaksınız. Bunu hak ettiniz.

***

Bu tartışmalar böyle uzayıp gidiyor.

Sonuçta yaşananlara baktığımızda ortada tek bir “haklı–haksız” denklemi yok. Bir meslek içi muhasebe çağrısı, kısa sürede saflaşma reflekslerine; eleştiri, savunma psikolojisine; savunma ise kişisel ve sert çıkışlara dönüştü.

Oysa tartışmanın çıkış noktası tam da bunun önüne geçmekti: Gazeteciliği siyasetin yerine koyan bu garip vekâlet düzenini konuşmak.

Ne yazık ki süreç ilerledikçe gazeteciler, eleştirdikleri tabloya biraz daha benzemeye başladı.

Belki de tam burada durup şunu hatırlamak gerekiyor:

Meslek içi eleştiri, düşmanlık değildir; aksine mesleğin hâlâ kendini onarma iradesi olduğunun işaretidir.

İğne batıyorsa, bazen can yakması normaldir.

Asıl mesele, o iğneyi kimin tuttuğu değil, neden tutulmak zorunda kalındığıdır.

Çünkü bu gidişle fetret dönemi bitmeyecek;

yalnızca alışkanlığa dönüşecek.

Yorumlar (0 yorum)
Yorum kurallarını okudum ve kabul ediyorum.
Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorum ekleyen siz olun.