Türk siyasetinde pek konuşulmayan ama sıkça yaşanan bir refleks var.
Bir siyasetçi çok konuşursa eleştirilir.
Az konuşursa “liderlik göstermiyor” denir.
Çok iddialıysa tehlikelidir.
Sessizse “arkasında bir şey var mı?” diye bakılır.
Ama asıl alarm, bir siyasetçi beklenmedik biçimde oy potansiyeli göstermeye başladığında çalar.
Ortada seçim yoktur.
Resmî bir adaylık yoktur.
Kampanya yoktur.
Ama bir tedirginlik başlar.
Son dönemde Mansur Yavaş etrafında dönen tartışmalar, bu refleksi anlamak açısından öğretici bir örnek sunuyor. Buradaki mesele bir belediye başkanının performansı ya da siyasi yeterliliği değil. Mesele, siyasetin özellikle kendi içinden çıkan ve denge bozma ihtimali taşıyan figürlerle kurduğu problemli ilişki.
Bu sadece bir partiye özgü değil.
Türkiye siyasetinin neredeyse tamamında görülen yapısal bir sorun.
Siyaset, teoride rekabetle beslenir.
Pratikte ise kontrol edilebilirlik arar.
Bir figür ne kadar öngörülebilir, ne kadar hizalanabilir, ne kadar “çerçeve içinde” kalıyorsa o kadar rahat edilir. Buna karşılık; az konuşan, polemiğe girmeyen ama kamuoyunda karşılık bulan isimler rahatsızlık yaratır. Çünkü bu tür figürler, yerleşik dengeleri zorlar.
Burada “başarı”dan kastım iyi yönetim ya da doğru politika değildir.
Kastım, oy potansiyelidir.
Ve oy potansiyeli, siyasette çoğu zaman ödül değil, risk olarak algılanır.
Bu yüzden süreç genellikle benzer ilerler.
Önce “bir bakalım” denir.
Sonra “biraz da eksiklerini konuşalım” aşamasına geçilir.
Ardından teknik görünümlü dosyalar, rakamlar, harcamalar, listeler dolaşıma girer.
Her şey hukuken meşrudur.
Her şey kâğıt üzerinde “kamu yararı”dır.
Ama yön hep aynıdır:
“Bu kadar da öne çıkma.”
Bu refleksi sadece muhalefette görmek de haksızlık olur. İktidar blokunda da geçmişte benzer biçimde sivrilen, ardından hızla törpülenen figürler yaşandı. Siyaset, hangi cephede olursa olsun, kontrol alanı dışında kalan potansiyellerden hoşlanmaz.
Burada bir parantez açmak gerekiyor.
Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu örnekleri, “kazanan figür” olmaktan ziyade uzun yıllar parti içi dengeyi kuran ve tutan isimlerdi. Onların hikâyesi, yükselen bir dalganın değil; kurumsal bir yapının kendi iç dönüşümünün parçasıydı.
Asıl dikkat çekici olan ise özellikle CHP’de yükselen yıldızların başına gelenler.
Bir dönem kitlesel karşılık bulan Muharrem İnce’nin hızla yalnızlaştırılması, bugün ise Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu gibi oy potansiyeli yüksek isimlerin sürekli tartışma başlıklarının merkezine yerleştirilmesi…
Buradaki ortak nokta, kişilerin kimliği değil; parti içi dengeleri zorlayan her aktörün, bir süre sonra “fazla” görülmesi. CHP’de bu refleks, yıllar içinde neredeyse bir yükseleni törpüleme pratiği hâline gelmiş durumda.
Bu tabloya bir de muhalefetin son yıllardaki daralmış siyaset alanını eklemek gerekiyor. CHP’nin neredeyse tüm enerjisini tek bir dava ve tek bir isim etrafında kilitlemesi, siyaseti çoğaltmak yerine daraltıyor. Sürekli aynı başlıkta dönmek, farklı alternatiflerin ve farklı siyasal dil ihtimallerinin önünü açmak yerine, partiyi tek bir hatta mahkûm ediyor. Bu durum, sadece iktidarla değil; muhalefetin kendi içindeki potansiyellerle de mesafesini artırıyor.
Bu noktada sorun “kazanmak istememek” değil.
Sorun, kazanma ihtimalinin yarattığı belirsizlikten duyulan tedirginlik.
Çünkü kazanmak; sadece iktidar olmak değil, aynı zamanda mevcut düzeni, alışkanlıkları, koltukları ve rol dağılımını da yeniden tanımlamak demektir. Bu da siyasetin en sevmediği şeydir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir partide ya da başka bir siyasi yapıda fark etmez; eğer başarı ihtimali parti içi bir tehdit olarak algılanıyorsa, ortada ideolojik değil yapısal bir problem var demektir.
Siyaset bir takım oyunudur.
Ama eğer takımda en çok koşan oyuncu, “fazla dikkat çektiği” için uyarılıyorsa, o takımın asıl derdi rakiple değildir.
Belki de artık şu soruyu sormak gerekiyor:
Türkiye’de siyaset neden liyakatle değil, dengeyle yönetiliyor?
Ve bu denge, neden her seferinde başarı ihtimalini törpülemeyi gerektiriyor?
Bu bir isim yazısı değil.
Bu, siyasetin kazanan figürle bir türlü barışamayan refleksine dair bir nottur.
Ve bu refleks değişmedikçe, isimler değişse de hikâye pek değişmeyecek gibi görünüyor.