Ortadoğu’da uzun zamandır savaşlar ilan edilmiyor. Buna rağmen bölge hiç bu kadar “savaş halinde” olmamıştı. İran–İsrail hattında yaşananlar da tam olarak bunu gösteriyor: açık savaş yok ama herkes cephede.
İran ile İsrail arasında yaşanan gerilim, klasik anlamda bir devletler savaşı değil. Ne tanklar ilerliyor ne ordular sınır geçiyor. Buna rağmen sahada bir mücadele var: istihbarat operasyonları, siber hamleler, örtülü sabotajlar, psikolojik savaş ve vekil aktörler üzerinden yürüyen düşük yoğunluklu bir çatışma.
Bu tabloyu “savaş çıkacak mı?” sorusuyla okumak eksik kalıyor. Asıl soru şu: Bu gerilim neden bir türlü tam savaşa dönüşmüyor?
Çünkü bu, kimsenin gerçekten istemediği bir eşik.
İsrail açısından bakıldığında hedef net: İran’ın stratejik kapasitesinin sınırlandırılması. Nükleer eşik, füze altyapısı ve bölgesel etki alanı Tel Aviv’in kırmızı çizgileri. Ancak bu hedef, topyekûn bir savaşla değil; kontrollü baskıyla takip ediliyor. İsrail, İran’ı zayıflatmak istiyor ama Ortadoğu’yu ateşe atacak bir senaryonun da farkında.
İran cephesinde ise farklı bir denklem var. Tahran için mesele sadece İsrail değil; aynı zamanda caydırıcılığın korunması. Bu yüzden kullanılan dil sert: “Vurulursak karşılık veririz”, “ABD üsleri hedef olur.” Bu söylem, saldırıdan çok saldırıyı pahalı hale getirme stratejisi. İran, bedel hesabını büyüterek karşı tarafı frenlemeye çalışıyor.
ABD ise bu iki aktör arasında doğrudan taraf gibi görünse de aslında kendi riskini yönetme peşinde. Bölgedeki üslerde alınan tedbirler, personel düzenlemeleri ve askeri hareketlilik bir saldırı hazırlığından çok, olasılıklara karşı pozisyon alma anlamına geliyor. Washington, hem İsrail’i tamamen yalnız bırakmak istemiyor hem de kontrolsüz bir bölgesel savaşa sürüklenmek istemiyor.
Bu tabloya Türkiye, Avrupa ve Çin gibi aktörler eklendiğinde ortak bir kaygı ortaya çıkıyor: istikrarsızlığın yayılması. Kimse İran’ın tamamen çökmesini de, savaşın Körfez’den Akdeniz’e sıçramasını da istemiyor. Enerji hatları, ticaret yolları, göç riski ve güvenlik dengeleri herkes için fazlasıyla hassas.
Bu nedenle bugün yaşananlar bir savaş değil; ama barış da değil. Daha çok, herkesin sınırlarını test ettiği bir denge mücadelesi.
Burada en yanıltıcı yaklaşım, bu süreci kesin sonuçlar üzerinden okumak. “Savaş çıkacak” demek kadar, “hiçbir şey olmaz” demek de aceleci. Saha hareketli, aktörler temkinli ve her hamle bir sonrakini belirliyor.
Belki de Ortadoğu’nun bugünkü hali en iyi şu cümleyle özetlenebilir:
Kimse tetiğe basmak istemiyor ama herkes parmağını tetikte tutuyor.
Bu yüzden İran–İsrail gerilimini bir patlama anı olarak değil, uzayan bir gerilim hali olarak okumak gerekiyor. Bu gerilim yarın yumuşayabilir, bir süre donabilir ya da beklenmedik bir olayla sertleşebilir. Hangisinin olacağını ise başkentlerdeki açıklamalardan çok, sahadaki küçük işaretler belirleyecek.
Ortadoğu’da artık savaşlar bağırarak gelmiyor.
Sessizce ilerliyor.