Bir zamanlar mahalle dediğin sadece evlerin yan yana dizildiği bir yer değildi. Mahalle demek; kapı önünde sohbet eden insanlar, sokakta top oynayan çocuklar, akşam ezanı okununca herkesin evine dağılması demekti. Herkes birbirini tanır, kim nerede oturur bilirdi. Birinin kapısında bir sıkıntı varsa, o sıkıntı bütün mahallenin meselesi olurdu.
Şimdi dönüp etrafımıza bakıyoruz. Aynı apartmanda yıllardır yaşayan insanlar var ama birbirinin adını bilmiyor. Asansörde karşılaşınca selam vermek yerine telefona bakılıyor. Kapılar daha sağlam, kilitler daha güvenli ama nedense insanlar birbirine eskisinden daha uzak.
Mesela şimdi Ramazan ayındayız. Eskiden Ramazan mahallede başka yaşanırdı. İftar vakti yaklaşınca sokakta ayrı bir telaş olurdu. Bir tabak yemek komşuya gider, komşudan başka bir tabak gelirdi. İftar sofraları bereketli olurdu çünkü sadece evdekiler değil, komşular da o sofranın bir parçasıydı. Teravihten sonra insanlar evlerine kapanmaz, kapı önlerinde çaylar içilir, uzun uzun sohbet edilirdi. Çocuklar sokakta koşturur, büyükler de onları izlerdi.
Şimdi ise aynı apartmanda iftar açan insanlar var ama çoğu zaman birbirinden habersiz. Herkes kendi evinde, kendi dünyasında. Halbuki Ramazan sadece aç kalmak değil, paylaşmak, hatırlamak ve birbirine yaklaşmaktı.
Belki de kaybettiğimiz şey sadece mahalle kültürü değil; biraz da o samimiyet, o sıcaklık. Oysa bazen her şey çok küçük bir şeyle başlar. Bir selam vermekle, kapıyı çalıp “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormakla…
Kim bilir, belki de o eski mahalle ruhu hâlâ bir yerlerde duruyordur. Sadece bizim yeniden hatırlamamızı bekliyordur.