Ne garip bir çağdayız...
Herkes çok ilgili, herkes çok duyarlı, herkes çok “içten.”
Ama bir o kadar da uzak, bir o kadar da yüzeysel.
Artık duygular bile hızlı tüketiliyor.
Bir felaket olur, hepimiz üzülürüz. Birkaç saat boyunca paylaşımlar, mesajlar, başsağlığı cümleleri… Sonra hayat kaldığı yerden devam eder. Çünkü sırada başka bir “gündem” vardır. Üzüntüler bile nöbetleşe yaşanır bu çağda.
Birine “yanındayım” demek çok kolay artık.
Bir mesaj kadar yakın herkes. Ama gerçekten yanında olmak? İşte orası zor. Çünkü samimiyet emek ister, zaman ister, gerçekten hissetmeyi gerektirir. Oysa biz, hissetmek yerine göstermeyi tercih ediyoruz.
Gülüşlerimiz filtreli, cümlelerimiz hazır, tepkilerimiz ezber.
Birbirimize “canım”, “hayatım” diye hitap ederken, aslında kimsenin hayatına gerçekten dokunmuyoruz. Kalabalıklar içinde yalnız, kalabalıklar içinde kopuğuz.
Belki de en acısı şu:
Artık kimse sahte olduğunu bile fark etmiyor. Çünkü herkes aynı oyunun içinde. Samimiyetin yerini “görünürlük” aldı. Ne kadar gerçek olduğun değil, ne kadar öyle göründüğün önemli.
Peki ne zaman bu hale geldik?
Ne zaman içimizden geldiği gibi sarılmayı bırakıp, fotoğraf karesine sığacak sarılmalar üretmeye başladık?
Ne zaman “nasılsın?” sorusu gerçekten bir cevap beklemez oldu?
Belki de sorun şu:
Gerçek duygular yoruyor. Derinlik zaman alıyor. O yüzden yüzeyde kalmak daha kolay geliyor. Ama kolay olan, her zaman doğru olan mıdır?
Samimiyet; süslü cümleler kurmak değil, bazen hiçbir şey söylemeden yanında durabilmektir.
Samimiyet; herkesin gördüğü yerde değil, kimsenin görmediği yerde var olabilmektir.
Ve biz…
Belki de en çok, gerçekten hissedilen bir “nasılsın?”a muhtacız.
Gösterilen değil, yaşanan duygulara…
Çünkü samimiyet, gösterildiğinde değil… hissedildiğinde gerçektir.