İnsanlar lüksü çoğu zaman sahip olunan şeylerle ölçüyor. Daha büyük bir ev, daha iyi bir araba, daha konforlu bir hayat… Oysa bana göre hayattaki en büyük lüks, mümkün olduğunca çok şey deneyimleyebilmektir.
Çünkü hayat, anlatılanlardan çok yaşananlarla anlam kazanır.
Bir şehri gerçekten tanımak için bazen sokaklarında kaybolmak gerekir. Kendini tanımak için ise zaman zaman konfor alanından çıkmak. Bazı duyguların, bazı insanların ve bazı anların tercümesi yoktur; onları ancak yaşayarak anlayabiliriz.
Toplum çoğu zaman bizi güvenli olanı seçmeye yönlendirir. Aynı yolları yürümek, aynı kararları vermek, aynı hayatları yaşamak daha risksiz görünür. Oysa insanı geliştiren şey çoğu zaman alıştığı düzen değil, karşılaştığı bilinmezliktir. Yeni bir yere gitmek, yeni insanlarla tanışmak, farklı fikirlere kulak vermek, başarısız olmak, yeniden başlamak… Bunların her biri insana dünyayı değil, kendisini öğretir.
Bence insanın gerçek zenginliği sahip olduklarında değil, biriktirdiği deneyimlerde saklıdır. Çünkü yıllar geçtikçe elimizde kalan şeyler eşyalar değil, hikâyelerdir. Hatırladığımız şey satın aldıklarımız değil, hissettiklerimizdir. Bizi biz yapan da çoğu zaman başarılarımızdan çok, cesaret edip yaşadıklarımızdır.
Elbette her şeyi deneyimlemek mümkün değildir. Ancak mümkün olanın peşinden gitmek, merakımızı canlı tutmak ve korkularımızın çizdiği sınırları zaman zaman aşmak bizim elimizdedir. Çünkü hayat, seyredilmek için değil, yaşanmak için vardır.
Oscar Wilde’ın söylediği gibi:
“Yaşamak dünyanın en nadir şeyidir. İnsanların çoğu sadece var olur.”
Yani dünyadan geçip gitmek değil, gerçekten yaşamış olarak ayrılabilmek.
Benim için hayattaki en büyük lükslerden biri de budur…
Her yazı, son sözü söylemek için değil, yeni sorular sormak için bir fırsat.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.