Modern siyasal kutuplaşmanın en yıkıcı sonuçlarından biri, insan hayatının koşullu bir değere indirgenmiş olmasıdır. Bugün bir ölüm haberi, ahlaki bir sarsıntı yaratmadan önce ideolojik bir süzgeçten geçirilmektedir. Ölenin kimliği, acının meşruiyetini belirleyen temel kriter hâline gelmiştir.
Bu durum basit bir duyarsızlık değil, normatif bir çürümedir. Çünkü ahlak, evrensel ilkelere değil; aidiyetlere bağlandığında, artık ahlak olmaktan çıkar ve politik sadakatin aracı hâline gelir. Irkı, mezhebi ya da siyasal konumu “uygun” olmayan ölümler, ya sessizlikle karşılanmakta ya da dolaylı gerekçelendirmelerle meşrulaştırılmaktadır.
Burada dikkat çekici olan, şiddetin değil, seçici empatinin normalleşmesidir. Aynı eylem, farklı bir grup söz konusu olduğunda “katliam”, başka bir grup söz konusu olduğunda “kaçınılmaz sonuç” olarak tanımlanabilmektedir. Bu söylemsel fark, yalnızca dilsel değil; doğrudan politik ve ahlaki bir tercihtir.
Siyaset teorisinde bu tutum, insanın özne olmaktan çıkarılıp kolektif kimliğin taşıyıcısına indirgenmesi olarak tanımlanır. Birey, kendi yaşamı ve ölümüyle değil; temsil ettiği grup üzerinden anlam kazanır. Böyle bir düzende masumiyet bireysel değil, kolektif olarak dağıtılır. Bu ise adalet fikrinin yapısal olarak çökmesi anlamına gelir.
Daha da sorunlu olan, bu yaklaşımın kendisini “ahlaki bilinç” olarak sunmasıdır. Kimliğe göre saf tutmak, tarafsızlığı değil; vicdanı askıya almayı gerektirir. Sessizlik, bu noktada nötr bir pozisyon değil, aktif bir onay mekanizmasıdır. Görmemeyi seçmek, politik bir eylemdir.
Bu nedenle mesele, hangi tarafın haklı olduğu tartışması değildir. Mesele, insanın değerinin pazarlık konusu hâline getirilip getirilmediğidir. Bir insanın ölümü, “ama” ile başlayan cümleler gerektiriyorsa, ortada savunulacak bir ahlak kalmamıştır.
Sonuç olarak, kimlik temelli yas, sadece karşıt grupları değil, toplumun ahlaki dokusunu da tahrip eder. Acının hiyerarşize edildiği bir yerde ortak bir gelecek inşa edilemez. Çünkü adalet, seçici uygulandığında adalet olmaktan çıkar; güç ilişkilerinin diline dönüşür.
İnsan hayatını merkeze almayan hiçbir siyasal söylem, ne meşru ne de sürdürülebilirdir. Ve insanın kimliğinden önce insan olduğu hatırlanmadıkça, bu döngü sadece yeni ölümler üretmeye devam edecektir.
Oysa asıl mesele devletlerin ne söylediği değil, halkların neye ağladığıdır. Yas, devletlerin tekelinde değildir. Devletler çıkarlarını korur; bedeli halklar öder. Siyaset sınırlar çizer; insanlar o sınırların içinde ölür. Bu yüzden belirleyici olan, insanın insana ağlayıp ağlayamadığıdır. Halkın, başka bir halkın acısını kendi kimliğini askıya alarak tanıyıp tanıyamadığıdır.