Toplum olarak zor bir eşikteyiz. Akran zorbalığı artık “çocuklar arasında olur” denilip geçilecek bir mesele değil; çünkü bazı vakalar doğrudan ölümle, ağır yaralanmayla ve geri dönüşü olmayan suçlarla sonuçlanıyor. Ve biz hâlâ aynı cümleye sığınıyoruz: “Onlar çocuk.” Evet, çocuklar. Ama mağdur olan da çocuk, öldüren de. Sorun tam da burada başlıyor.
Mevcut sistem iki uç arasında sıkışmış durumda. Ya çocuk olduğu için neredeyse hiçbir caydırıcılığı olmayan yaptırımlar uygulanıyor ya da kamuoyu baskısıyla orantısız cezalar talep ediliyor. Oysa çözüm ikisinin ortasında, akılcı ve zorunlu bir üçüncü yolda duruyor. Şiddet içeren akran zorbalığı artık basit bir disiplin suçu olarak görülmemeli. Ağır yaralama ya da ölümle sonuçlanan vakalarda yaş küçüklüğü otomatik bir koruma kalkanı hâline gelmemeli. Çocuklar için özel ama gerçek sonuçlar doğuran bir yaptırım sistemi kurulmalı. Bu, kapalı cezaevleri demek değil; ancak süreli özgürlük kısıtlaması içeren, kaçışı olmayan, zorunlu rehabilitasyon süreçleri demek. Çünkü çocuk “nasıl olsa bir şey olmaz” algısını hissettiği anda, hukuk caydırıcılığını tamamen kaybeder.
Psikolojik destek meselesi ise hâlâ büyük bir yanılgıyla ele alınıyor. Bugün bu destek çoğu zaman bir hak ya da isteğe bağlı bir hizmet gibi sunuluyor. Oysa şiddet uygulayan bir çocuk için psikolojik destek bir tercih değil, zorunlu bir müdahale olmalı. Şiddet uygulayan her çocuk aynı zamanda risk altındadır. Bu nedenle her şiddet vakasında zorunlu psikiyatrik değerlendirme yapılmalı; empati yoksunluğu, öfke kontrol bozukluğu ya da ağır travma geçmişi tespit edilen çocuklar uzun süreli terapi sürecine alınmalıdır. Bu süreç yalnızca çocukla sınırlı kalmamalı; aile de bu zincirin bir parçası hâline getirilmelidir. Bir çocuğu etiketlememek adına sorunları görmezden gelmek, onu ya da başkalarını korumaz.
Okullar ise bu tablonun en rahat kaçan aktörlerinden biri olmaya devam ediyor. “Biz fark etmedik”, “Rehberliğe bildirilmedi”, “Aileyle görüştük” gibi cümleler dosyaları kapatmaya yetiyor. Oysa süreklilik gösteren zorbalık vakalarında okul yönetimlerinin açık idari ve hukuki sorumluluğu tanımlanmadıkça bu sorun çözülemez. Rehber öğretmeni olmayan ya da olanı yalnızca formaliteye sıkıştıran bir sistem, şiddeti önleyemez. Her okulda gerçek anlamda çalışan psikolojik danışmanlık mekanizmaları kurulmalı, riskli öğrenciler kayıt altına alınmalı ve “sorun çıkmasın” anlayışı yerini “sorun çözülene kadar sorumluluk bizde” yaklaşımına bırakmalıdır.
En zor ama en gerekli alanlardan biri de ailelerdir. Şiddet uygulayan çocukların aileleri bu sürecin dışında tutulamaz. Zorunlu ebeveyn eğitimleri, açık ihmal ya da bilinçli görmezden gelme durumlarında hukuki yaptırımlar ve gerekirse sosyal hizmet denetimi devreye girmelidir. “Benim çocuğum yapmaz” cümlesi bugün en çok suçu gizleyen savunma mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Türkiye’de akran zorbalığı ve çocuk şiddeti sonucu hayatını kaybeden çocukların davaları ise çoğu zaman adaletin değil gündemin insafına bırakılıyor. Hangi dosya sosyal medyada yeterince yankı bulursa ilerliyor, hangisi unutulursa sessizce sürüncemede kalıyor. Bugün Türkiye’de hukuk ne yazık ki çoğu zaman kendi ciddiyetiyle değil, toplumsal baskının seviyesine göre şekilleniyor. Bu gerçeği görmezden gelmek kimseyi masum kılmıyor. Tam da bu yüzden toplumun “üzüldük” demekle yetinme lüksü yok. Davalara sahip çıkmak, duruşmaları izlemek, kararlar açıklanana kadar susmamak artık bir vicdan meselesi değil, zorunluluk. Çünkü kamuoyu baskısı olmazsa dosyalar kapanıyor; dosyalar kapandıkça failler cesaret buluyor. Ve biz sustukça, çocuklar ölmeye devam ediyor.