Türkiye’de nereye gitseniz aynı cümleyi duyuyorsunuz:
“Kimsenin parası yok.”
Bu cümle artık bir tespit değil, bir ezber.
Söyleniyor, onaylanıyor, ardından kimse üstüne düşünmüyor.
Ama aynı günün akşamında tablo değişmiyor.
AVM’lerin otoparkları dolu.
Kahve zincirlerinin önünde kuyruk var.
Yemek katında boş masa bulmak neredeyse imkânsız.
Burada bir çelişki yok mu?
Eğer herkes fakirse,
bu kalabalıklar nereden geliyor?
Bu tüketimi kim yapıyor?
Eskiden fakirlik daha görünürdü.
Evde oturulurdu.
Dışarı çıkmak “özel gün” sayılırdı.
Bir ayakkabı eskirdi, hemen yenisi alınmazdı.
Şimdi fakirlik başka bir forma büründü.
Daha sessiz değil, daha gösterişli.
Daha utanarak değil, daha ısrarla yaşanıyor.
Çünkü bugün mesele aç kalmak değil.
Mesele geri kalmak.
Artık insanlar ihtiyaçları için değil,
hayatın dışında kalmamak için harcıyor.
Bir kahve içmek için değil,
“ben de buradayım” demek için.
AVM’ler alışveriş yapılan yerler olmaktan çıktı.
Orası artık modern hayatın bekleme salonu.
Evden kaçış noktası.
Sessizlikten uzak durma alanı.
Evde oturmak zor geliyor.
Çünkü evde düşünmek var.
Karşılaştırma yok.
Kalabalık yok.
Oyalayan bir vitrin yok.
O yüzden dışarı çıkıyoruz.
O yüzden kartı uzatıyoruz.
O yüzden “bir kahve daha” diyoruz.
Kimse zenginleştiği için değil,
kimse mutlu olduğu için değil.
Sadece durmamak için.
Modern fakirlik açlık değil.
Anlamsızlık.
Gelir yetmiyor olabilir.
Hayat pahalı olabilir.
Bunlar gerçek.
Ama başka bir gerçek daha var:
Hayatımız pahalılaştıkça,
yaşamayı ucuzlatıyoruz.
Her şeyi tüketime çeviriyoruz.
Can sıkıntısını, yalnızlığı, boşluğu…
Hepsini kredi kartıyla bastırıyoruz.
“Param yok” diyen insanlar var.
Ama “vazgeçemem” diyen daha çok.
O yüzden mesele sadece ekonomi değil.
O yüzden mesele sadece maaş değil.
Sorulması gereken soru:
Fakirlik gerçekten cebimizde mi, yoksa kafamızda mı?
Belki de bu sorunun cevabı,
AVM’lerin neden hiç boş kalmadığını en net şekilde anlatıyor.