NATO Zirvesi yaklaşıyor.
Bunu en çok, VIP Etimesgut Havalimanı’nı hazırlayan çalışanlar ve felç olan trafikte kornaya yüklenen Etimesgutlular iyi bilir.
Buradan belirtelim: Sabah 6’da da çıksanız işinize geç kalacaksınız.
Ankara’daki NATO Zirvesi’ne gelince…
Trump gerçekten gelecek mi?
Şu ana kadar verilen mesajlar, “Trump gelecek” diyor. Ama bana sorarsanız Trump, her an bir şeyi bahane edip gelmeyebilir.
Eğer gelirse hem gerçekten tarihî bir zirve olacak hem de Ankara’nın imajı güçlenecek. Ancak Trump’ın alaycı üslubu, tehditkâr dili ve pazarlıkçı tavrı, zirvenin tansiyonunu oldukça yükseltebilir. Gerek kapalı kapılarda görüşmeler gerek medya önündeki açıklamalar daha sert bir zemine taşınabilir.
Gelmezse o zaman daha sıradan bir NATO Zirvesi izleyeceğiz. Klasik retorik konuşmalar yapılacak, herkes kendi toplumuna mesaj verecek, kapalı odalarda ise daha ılımlı ya da daha sert pazarlıklar yürütülecek.
Elbette bu masa yalnızca bugünün krizleriyle kurulmayacak. Günümüz şartlarının değişmesi, kirli ve ağır bir geçmişin biriktirdiği yüklerle birleşince, Ankara’daki NATO masası oldukça çetrefilli bir zemine oturacak.
Hatta bu zirve sonrası NATO daha ölümcül ve daha tehlikeli bir yapıya dönüşebilir.
Trump gelsin ya da gelmesin; zirve tarihî olsun ya da olmasın, bu toplantıyı diğerlerinden farklı kılacak önemli bir ayrıntı var.
O ayrıntı da ECFR’nin yayımladığı raporda gizli.
Raporda, AB ve NATO’nun Amerika olmadan da hareket edebileceği bir güvenlik düzeni tartışılıyor. Aynı zamanda uzun zamandır eleştirilen karar alma süreçlerinin yavaşlığına ve oydaşma sisteminde tek bir üyenin ret oyuyla kararları bloke edebilmesine karşı, Avrupa ülkeleri için bir tür “sigorta poliçesi” öneriliyor.
Bu model, bir yönüyle Türkiye’nin Astana sürecinde AB ve NATO’ya sormadan Rusya ve İran’la ortak bir meselede uzlaşıp sahada hareket etmesini hatırlatıyor.
Bu sigorta poliçesinin adı: Minilateral koalisyon.
Türkiye’yi doğrudan dışlamaya gerek kalmadan etkisizleştirebilecek bu yeni yapının karar alma yönetim kısmında, elbette Türkiye yok.
Peki kimler var?
“E5” olarak anılan İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya ve Polonya.
Peki NATO’nun 5. maddesinin etkisini fiilen aşabilecek bu yapının ayrıntıları neler?
Hızlıca bakalım.
Raporun dikkat çeken önerilerinden biri, kriz anı beklenmeden bazı yetkilerin doğrudan saha komutanlarına devredilmesi. Bu yaklaşım operasyonel hız sağlayabilir. Ancak aynı zamanda NATO’nun oydaşma sistemini zayıflatarak Türkiye dahil tüm üyelerin veto etkisini azaltabilir.
Bir diğer önemli değişim ise “sahada ol, masada kal” anlayışının yerini coğrafi yakınlık ilkesine bırakması. Rapora göre Baltık hattını Baltık ülkeleri ve Polonya, Yüksek Kuzey’i ise İngiltere ve İskandinav ülkeleri savunacak. Böylece uzak ülkelerin sembolik katkılarla karar mekanizmasında ağırlık kazanması zorlaşacak.
Savunma sanayii tarafında ise finansmanın AB kaynaklarına dayanması öngörülüyor. İngiltere, Norveç ve Ukrayna’ya özel önem verilirken, son yıllarda önemli savunma kapasitesi geliştiren Türkiye için Avrupa savunmasının geleceğinde dikkat çekici bir rol tanımlanmıyor.
Bu da Ankara’nın yeni güvenlik mimarisindeki konumuna dair soru işaretlerini artırıyor.
Yani NATO Avrupalılaşıyor.