Ankara’da ilk bahar geldi mi hafta sonu yürüyüş ve kamp etkinlikleri başlar.
Bu gruplarda doktoru, öğretmeni, memuru, esnafı, öğrencisi vs. eksik olmaz. Kimisi karı-koca gelir, kimisi kızıyla veya oğluyla ya da yalnız katılır. Hele bir de kafasının uyuştuğu bir grup bulmuşsa hep aynı ekiple tarihleri denk getirip doğa yürüyüşüne (trekking) çıkarlar.
Biz de böyle bir grubun sohbetine kulak vereceğiz:
Sabahın erken saatlerinde başlayan parkur bitmiş, göl kenarındaki kamp alanında mola verilmişti.
Katlanır sandalyeler açılmış, tüplü ocakta çay fokurdamaya başlamıştı.
Murat sucukları çeviriyor, Elif domates doğruyor, Zeynep telefonundan gelen bildirimlere göz gezdiriyor, Serkan da ekmeğin ucunu kemiriyordu.
Ahmet Usta derin bir nefes çekti.
— Ulan gardaş... Şehrin gürültüsünden kaçıp şu sessizliği dinlemek var ya... Vallahi ömre ömür katıyor.
Murat güldü.
— Gıdısını aldığım, al benden de o kadar. Hele bir de sucuk mangal olunca of of... Miss.
— Ulan senin de aklın hep yemekte.
— E o kadar dağ tepe yürüdük be usta, bir sucuğu hak ettik yani. Yani acıkmadıysan senin hakkına talibim.
— Allah'ın gayserilisi, hazır değil mi sucuklar?
Ekipte kahkahalar yükseldi.
Tam çaylar dağıtılmıştı ki Zeynep'in telefonu yine ötmeye başladı.
— Eee... Bu sefer kim ne demiş?
— Yine aynı konu.
— Hangisi?
— Şu komedyen meselesi...
Serkan başını kaldırdı.
— Yeni bir gelişme mi olmuş?
— Evet. Komedyen Göktaş’ın babası, yıllar önce polisin şehit olduğu olaylara karışmış. Bir de stand-up'çı Tuba Ulu’ya 1 yıl hapis istenmiş.
Elif söze girdi.
— Vallahi ben artık hangisi şaka, hangisi hakaret ayıramıyorum. Bu tutuklamalar, davalar ne kadar doğru, ondan da emin değilim.
Murat omuz silkti.
— Neyine emin olamıyorsun? Komedyen dediğin biraz sivri olacak canım. Bence bu yapılan yanlış.
Ahmet Usta bardağı masaya bıraktı.
— Sivri olmasına ol da... Bıçağın da kesmesi var, yaralaması var.
Kısa bir sessizlik oldu.
Serkan sordu.
— Eee Ahmet Usta... Sence çizgi nerede?
— Ben çizgi mizgi bilmem oğlum. Ama milletin kutsalıyla uğraşıyorsan, orada durup bir düşüneceksin.
Zeynep telefonu çevirdi.
— Aslında bu ilk olay değil.
— Evet, değil. Güner Ümit'i bilir misiniz? 90'lı yıllarda Turnike diye bir programı vardı.
— Yoo...
Zeynep hemen YZ’ye sorup araştırmaya başladı.
— Canlı yayında kullandığı bir söz yüzünden ortalık ayağa kalktı. Program kaldırıldı. Adam bir daha ekran yüzü göremedi.
— Tepki öyle büyümüş ki sadece izleyici değil, Alevi dernekleri de günlerce protesto etmiş. İkitelli’deki Star TV binasını taşlamışlar. Hatta polis ve göstericiler arasında arbedeler yaşanmış. Değil mi Ahmet Ustam?
— Gız, sen o dönemi hatırlayacak yaşta mısın? Yaş kaçtı senin?
— Ya ustam, kadınların yaşı sorulmaz.
— Haa doğru gı. Neyse... O dönemin milletvekilleri kanalların denetlenmesi gerektiğine dair sert sert konuştu. Şimdi bakmayın CHP’nin Göktaş’ı koruyup "düşünce özgürlüğü" dediğine. O dönem CHP/SHP siyasi ayağını yürütüp baskı yapınca Küçükçekmece Başsavcılığı Güner Ümit hakkında 2 yıl hapis istemiyle dava açmıştı.
— Gıdısını aldığım, kusura bakma ama adam hak etti. Az bile yaptılar.
— Murat Bey, hani Göktaş’a yapılan tutuklama yanlıştı, sivri dilli olacak filan?
Serkan şaşırıp araya girdi.
— O kadar mı ya? Ne söylemiş peki?
Zeynep hemen telefonundaki YZ’den okumaya başladı:
— 90'lı yıllarda Turnike yarışma programının sunucusu Güner Ümit, canlı yayında "Yoksa siz Kızılbaş mısınız?" şeklinde bir gaf yapmış ve Alevilerden gelen tepkiler nedeniyle programı yayından kaldırılmış. Olaydan sonra kötü bir niyetinin olmadığını ifade edip özür dilemiş ama o günden sonra ekran hayatı tamamen bitmiş.
— Daha dur... Bir tek o da değil. Mehmet Ali Erbil var. Ama mekân aynı... Star TV.
— Musibet merkezi.
Herkes kahkahayı bastı.
— Aaa ben onun bir tek hatun olaylarını biliyorum.
— Kuzum, sen merak etme. Biz seni bu kamptan mastır yaptırıp göndereceğiz. Elif Öğretmenim, üniversitede işine yaramaz değil mi? Neyse, biz bilgiyi verdik. Sen ne yaparsan yap.
— Ha ha... Bedavadan genel kültür ve tecrübe aktarımı Serkan. Öp başına koy.
— Eyvallah hocam, aldım. Erbil’in "hatunlar" dışındaki vukuatı ne peki?
— E oğlum, sen de bir şey bilmiyorsun. Senin yaş kaç?
— 20 abi.
— Sen sulak alanda mı yetiştin, ne yaptın? Sakal da gür maşallah, hiç göstermiyorsun. Vallahi bu hâlinle 30 yaşındaki hatunları bile tavlarsın.
— İltifat içinde yerdin be ustam. Gidip sakalları keseceğim.
— Bu Erbil, Kılıçdaroğlu’ndan sonra gafların ikinci kralı. Zaten bu densiz, "Çarkıfelek" programında yarışan vatandaşları rencide eden şakalar yapardı. 2010'du galiba... Çarkıfelek'te Erzincan'dan biri bağlandı.
"Burada şu an mumlar yanıyor." dedi.
Bunun üzerine Erbil öyle bir laf etti ki... Ortalık karıştı.
Zeynep heyecanla araya girip:
— "Eksik kalmasın, mum söndü mü yapıyorlar orada?" diyerek Alevilere yönelik ağır bir iftirayı mizah malzemesi yaptı.
— Adam ağlayarak özür diledi ama paçayı kurtaramadı. RTÜK kanala rekor cezayı yapıştırdı. Program kaldırıldı. Aleviler bu sefer Star TV önüne siyah çelenk bırakarak protesto etti.
— Ortalık yine karışacak diye herkesin ödü koptu ama... Çok şükür sağ salim atlattık.
— (Gülerek) Sen şimdi bilmezsin çaylak, o dönem Facebook ve forumların altın çağıydı. Aman yarabbi, öyle büyük boykot kampanyaları yapıldı ki... Bakan Çelik de şovmenlerin fütursuzca şakalarının kardeşliğe zarar vermesine izin vermeyeceklerini söylemişti ve muhalif vekiller de RTÜK’ü göreve çağırmıştı.
— Eee Murat Efendi, Elif Hocam... Şimdi Göktaş’ın yaptığı doğru mu yanlış mı? Soruşturma ve tutuklama doğru mu yanlış mı?
— Ya ustam, Ümit ile Erbil densizi başka, Göktaş’ın esprisi başka. Şaka ile hakareti karıştırıyorsun.
— Al işte, bunlar böyle Serkan. İşlerine gelince "Hak etti, dini aşağılamış." derler; işlerine gelmeyince de "Düşünce özgürlüğüne darbe." derler.
Serkan araya girip:
— Usta, peki Fazıl Say, Sezen Aksu, Berna Laçin ve Pınar Fidan’a ne diyeceksin?
— Bak oğlum, bu memleketin derin yaraları var, hem de kapanması zor yaraları. Travma o kadar büyük ki bir "of" desen anında hortlayıp tüm ülkeyi felç eder. Ben tarihçi değilim, yaşadığımı, gördüğümü söylüyorum. Coğrafyamız kutsal, bir o kadar çetin ve sert. O yüzden ekran önünde biriysen lafına, sözüne dikkat edeceksin. Senin mesela hayran olduğun şarkıcı, oyuncu yok mu? Rol model aldığın... Eminim kıyafetin, saçın, sakal stilin takip ettiğin rol modellerle aynı.
— Ya usta, çocuğun kafasını karıştırma. Tamam travmamız var ama milletçe de çok abartıyoruz. Batılılar öyle mi... Hem kaynatma, çocuk sana Fazıl Say ile Minik Serçe’yi sordu. Sen hele ona cevap ver gıdısını aldığım.
— Lan veriyoz ya işte.
— Evet, Say’a ne diyeceksin bakalım?
— Ya o konuda ben de durumun abartıldığını düşünüyorum ama...
— Bak gördün mü?
— La oğlum, bi' kesme ya. Başta da dedim ya...
— Valla usta, ben anlamam. Git Batı’ya, böyle bir şey görmezsin.
O sırada başka bir grupta oturan yaşlı ama dinç bir profesör dikkat kesilmiş dinliyordu. Uzmanlık alanı olan konu açılınca sohbete dâhil olmaktan kendini alamadı ve biraz bağırarak:
— O iş pek öyle değil amaa...
Ekip bir an şaşırıp sesin geldiği yöne döndü. Profesör gülümseyerek ayağa kalktı.
— Kusura bakmayın, sohbetiniz dikkatimi çekti. Benim alana girince dayanamadım.
— Estağfurullah, buyurun hocam. Maşallahınız var, yürüyüşte gençlere taş çıkardınız vallahi. Hiç geride kalmadınız. — dedi Ahmet Usta yer göstererek.
— Şimdi gençler bizden yaşlı evladım.
— Doğru söylüyorsunuz hocam. Bu arada ben Elif. "O iş öyle değil." dediniz, nedir işin aslı?
Profesör, katlanır sandalyesini ekibe doğru biraz daha yaklaştırdı. Elindeki emaye bardağı iki eliyle kavrayıp derin bir nefes aldı.
— Şöyle anlatayım Elif Hanım. Arkadaş az önce "Git Batı’ya, böyle şey görmezsin." dedi ya... İşte ezberimiz tam olarak burada çöküyor. Biz sanıyoruz ki Batı’da, o hayran olduğumuz Avrupa’da herkes dilediği gibi her kutsalla dalga geçiyor, kimse de dokunmuyor. Yok öyle bir dünya.
Serkan:
— Nasıl yani hocam? Avrupa’da dini şaka ve hakaretten ceza alan mı var bu devirde? Ben hiç duymadım.
— Olmaz olur mu evladım! — dedi profesör gözlüğünü düzelterek.
— Daha çok yakın tarih... 2018 yılında Avusturya’da bir kadın seminerde İslam peygamberine yönelik nesnel tartışma sınırını aşan, hakaretamiz ifadeler kullandı. Kadına ceza kestiler. Kadın "ifade özgürlüğü" diyerek davayı ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. Peki AİHM ne dedi biliyor musunuz? "Bir dinin peygamberine hakaret etmek ifade özgürlüğü değildir, toplumsal barışı bozar." diyerek Avusturya mahkemesinin cezasını onadı.
— Ohoo... Ben Avrupa’yı bizim TikTok yorumları gibi sanıyordum.
— Ulan oğlum, sen Avrupa’yı mı biliyon? Kahvede bile giriş çıkış yapmıyon.
(Kahkaha)
— Hristiyanlığın kendi kutsalları söz konusu olduğunda da can yakıyorlar. Rusya’da 2012’de katedralde şarkı söyleyen Pussy Riot grubunu iki yıl hapse tıktılar. Finlandiya’da eski bir bakan, İncil’den ayet paylaştı diye yıllarca mahkemelerde süründü, daha birkaç ay önce Yüksek Mahkeme’den binlerce avro ceza yedi.
Zeynep telefonunu masaya bırakıp araya girdi.
— Hocam, hatta X’de (Twitter) ve diğer sosyal medya platformlarında Yahudilere yönelik hiçbir şey söyleyemiyoruz. "Katil İsrail", "soykırımcı siyonistler" falan yazınca direkt sınırlama ve uyarı yiyoruz. Bir daha yaparsan hesabı kapatıyorlar.
Profesör başını sallayarak Zeynep’e hak verdi.
— Güzel bir noktaya değindin ama orada durum biraz farklı. Orada bir diktatörlük var. İnançlarına yönelik bir şey söylemeyi bırak, dediğin gibi Gazze’de soykırım yapan İsrail’e yönelik hiçbir eleştiriyi de kabul etmiyorlar. Mesleki aforoza kadar gidiyor.
Mizahi konuya geri dönecek olursak en büyük karışıklık da burada başlıyor. İnsanlar eleştiriyle hakareti, fikir beyanıyla aşağılamayı birbirine karıştırıyor. Bir devleti de eleştirebilirsin, bir dini de tartışabilirsin. Ama iş hakarete, aşağılamaya, nefreti körüklemeye ve toplumu birbirine düşürmeye dönüştüğü anda hukuk bambaşka konuşmaya başlıyor.
Elif:
— Bu konuda katılıyorum hocam ve maalesef ya patavatsızlar ya da bilinçli yapıyorlar.
Murat dudak büktü.
— İyi de hocam... Bizde anlatıldığı gibi Avrupa'da isteyen istediği dine sövüyor, kimse de bir şey demiyor deniliyor.
Profesör hafifçe gülümsedi.
— Yahu sen beni dinlemiyor musun? Şehir efsaneleri onlar.
Serkan öne eğildi.
— Yani öyle değil mi?
— Değil evladım. Hatta tam tersine... Kırmızı çizgileri bizden daha sert uyguladıkları zamanlar oluyor.
Ahmet Usta çayından bir yudum aldı.
— Yaa bak, gördünüz mü? Şimdi asıl merak ettiğim yere geldik.
Profesör eliyle masayı işaret etti.
— Bakın size peş peşe üç örnek vereceğim. Biri filozof, biri dünyaca ünlü modacı, biri de komedyen. Üçünün de ortak noktası şu: "Ben ifade özgürlüğümü kullandım. Kimseyi incitmek istemedim." dediler ama mahkemeler aynı fikirde olmadı.
— Filozof bile mi?
Profesör gülümsedi.
— Hem de dünyaca tanınan biri... Roger Garaudy.
Zeynep hemen araya girdi.
— İsmini duymuştum. İsrail'in Kurucu Mitleri kitabını yazan kişi değil mi?
— Aynen o.
Elif de söze katıldı.
— Ne yaptı da yargılandı?
Profesör anlatmaya başladı.
— Kitabında Yahudilerin bazı dini anlatılarını ve Holokost'un bazı yönlerini sorguladı. Fransa'da hakkında dava açıldı. Mahkeme hem hapis hem de ağır para cezası verdi. Kitapları da birçok ülkede yasaklandı.
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Murat elindeki ekmeği bıraktı.
— Vay arkadaş... Filozofa bile acımamışlar.
Ahmet Usta gülümsedi.
— Demek gavurun profesörü de bizim kahve müdavimi kadar rahat konuşamıyormuş.
Ekip gülüştü.
Profesör de gülümseyerek devam etti.
— Dur Ahmet Bey, daha bitmedi.
Elif meraklandı.
— Bundan daha ağır örnek mi var?
— Var.
Zeynep yine telefonuna baktı.
— Dior'un tasarımcısı Galliano olabilir mi?
Profesör başını salladı.
— Bravo. Demek sosyal medyayı boşuna takip etmiyorsun.
Murat şaşkınlıkla sordu.
— O modacı ne yaptı ki?
Profesör anlatmaya başladı.
— Paris'te bir kafede Yahudi bir çifte hakaret etti. Mahkeme cezasını verdi ama asıl cezayı toplum verdi. Dior aynı gün kovdu. Devlet nişanını geri aldı. Bir gecede milyarlık kariyeri bitti.
Serkan ıslık çaldı.
— Mahkeme cezasından beter olmuş. Yalnız bunların hepsi Yahudilikle alakalı.
— Aynen öyle.
Elif:
— Bazen toplumsal yaptırım mahkeme kararından bile ağır olabiliyor.
Profesör başını salladı.
— Kesinlikle.
Murat bu kez gülerek sordu.
— Tamam hocam... Filozofu da modacıyı da yaktılar. Bizim konu komedyen. Ona ne yapmışlar?
Profesör kahkaha attı.
— Onu da merak edeceğini biliyordum.
Zeynep telefona baktı.
— Dieudonné...
— Aynen. Fransa'nın en tartışmalı komedyenlerinden biri.
— Ne olmuş ona?
— Holokost ve Yahudi inancı üzerinden yaptığı gösteriler nedeniyle defalarca mahkûm oldu. Gösterileri yasaklandı. Sosyal medya hesapları kapatıldı. Yüz binlerce avro ceza ödedi. En sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Murat başını iki yana salladı.
— Ulan... Biz Avrupa'yı bayağı yanlış tanıyormuşuz. Hocam, Hristiyanlık için de öyle mi?
— Öyle tabii. Adam asmaya kadar gidildi. Sonradan anayasalarına çok sert yaptırımlar eklediler. O yüzden kimse öyle kolay kolay cesaret edemez.
Yani her toplumun bir kutsalı, her hukukun da bir kırmızı çizgisi vardır. Mesele o çizginin nereden geçtiğini doğru okuyabilmek. Çizgi; vicdanın başladığı, aklın ve tahammülün bittiği yerdir.
Profesör çayından son bir yudum aldı.
Ahmet hemen bir soru daha sordu:
— Hocam doğru söylüyorsunuz söylemesine ama... Cemil Meriç’in, "İslâm'a sövmekten başka fikri olmayanlar, fikrin değil İslâm'a sövmenin hürriyetini istiyorlar!" sözünü şimdi nereye koyacağız?
Hemen peşi sıra Zeynep:
— Peki ya Göktaş’ın yaptığı kara mizahın, NATO gibi kritik bir zamana denk gelmesini?
Ortama bir an derin bir sessizlik çöktü. Profesör gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı, Ahmet Usta’ya hak veren bir tebessümle başını salladı.
— Tam da turnayı gözünden vurdun Ahmet Usta. İşte bizim canımızı acıtan, insanımızı çileden çıkaran o küresel ikiyüzlülük kadar, kendi içimizdeki siyasi çifte standart da tam olarak bu cümlede saklı.
Zeynep Hanım, size de "Yargı strateji üreten bir kurum değil." desem yeterli olur herhâlde.
***
Ülke gündemi o kadar yoğun ve vasattı ki huzur için çıkılan doğa yürüyüşünü bile esir almıştı.