Bazı insanlarla iletişim kurarken kendimizi hiç fark etmeden sürekli bir şeyleri açıklarken, düzeltirken, telafi ederken buluyoruz. Yanlış anlaşılmayalım diye cümlelerimizi özenle seçiyor, kırılmasın diye kendi kırgınlığımızı erteliyor, huzur bozulmasın diye bazen haklı olduğumuz yerde bile susuyoruz.
Bir süre sonra karşımızdaki insanın ne yaptığı değil, bizim onun ne yapmamasını sağlamaya çalıştığımız önem kazanıyor.
Daha dikkatli olursak daha anlayışlı davranırsa, biraz daha alttan alırsak belki bu kez farklı davranır diye düşünüyoruz. Sanki doğru kelimeleri bulursak, doğru zamanda susarsak ya da biraz daha fedakârlık yaparsak bir insanın karakterinde değişiklik yaratabilecekmişiz gibi…
Oysa insan ilişkilerinde gözden kaçırdığımız bir şey var: Herkesin bize nasıl davranacağını kontrol edemeyiz. Üstelik birinin nezaketini, saygısını ya da sevgisini kazanmak için sürekli kendimizi ispatlamak zorunda da değiliz.
Bazen insanı en çok yoran şey yaşadığı tartışmalar değil, o tartışmalar hiç yaşanmasın diye verdiği görünmez mücadeledir.
Birinin öfkesini yönetmeye, alınganlığını hesaplamaya, değişen ruh hâline göre kendimize yeni bir davranış biçimi belirlemeye başladığımızda, kendi hayatımızın içinde misafir gibi yaşamaya başlıyoruz.
Belki de en üzücü tarafı şu: Bir süre sonra bunun normal olduğunu sanıyoruz. Sürekli anlayan, idare eden, alttan alan taraf olmayı olgunluk zannediyoruz.
Oysa anlayış göstermek başka, birinin kötü davranışlarına sürekli yer açmak başka.
İnsan zamanla şunu öğreniyor; herkesle iyi geçinmek zorunda değiliz. Herkes tarafından sevilmek, anlaşılmak ya da onaylanmak gibi bir sorumluluğumuz da yok.
Ve galiba en önemlisi, birinin bize iyi davranması için kendimizin daha azını sunmak zorunda değiliz.
Çünkü insan, bir başkasının iyi davranma ihtimalini artırmak için kendi hayatında sürekli eksilmek zorunda kalmamalı…