Ankara kafeleri neden İstanbul’daki gibi gürültülü değil? İşte o sessizliğin gerçek sebebi

Ankara kafeleri neden İstanbul kadar kalabalık ve gürültülü değil? Şehrin bürokrasi, öğrenci ve iklim odaklı yapısı kafe kültürünü nasıl sessizleştiriyor?

EP
Esra Polat Editör
YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Ankara kafeleri neden İstanbul’daki gibi gürültülü değil? İşte o sessizliğin gerçek sebebi
EP
Esra Polat Editör

Ankara’daki kafeler, İstanbul’daki mekanlar kadar kalabalık ve gürültülü olmamasıyla dikkat çekiyor; bu durum hem şehrin memur ve öğrenci ağırlıklı nüfusundan hem de iklim ve coğrafi şartlarından beslenen özgün bir kafe kültürünü ortaya çıkarıyor. Ankara’nın sessiz kafeleri, aslında Türkiye’nin iki büyük şehri arasındaki derin ruh ve tempo farkını somutlaştırıyor.

ANKARA KAFELERİ BÜROKRASİ VE AKADEMİ ETRAFINDA ŞEKİLLENİYOR

Ankara, kuruluşundan itibaren bir başkent, yani memur, bürokrat ve akademi şehri olarak konumlanıyor. Ticaret, turizm ve gösteri ekonomisinin merkezi olan İstanbul’un aksine Ankara’da günlük hayatın ritmini mesai saatleri, resmi kurumlar ve üniversite takvimleri belirliyor. Bu yapı kafelere doğrudan yansıyor.

Ankara kafelerinde uzun süreli oturma, ders çalışma, tez yazma, evrak okuma ya da politik ve entelektüel tartışma kültürü öne çıkıyor. Bu nedenle mekânlar, “görünmek” amacıyla değil, “düşünmek, konuşmak ve üretmek” için tercih ediliyor. İstanbul’da bir kafe çoğu zaman sosyal medya için bir fon ve nefeslenme durağı işlevi görürken, Ankara’da aynı kafe bir nevi çalışma odasına, gayriresmî toplantı salonuna ya da küçük bir okuma odasına dönüşüyor.

Bu “zihinsel üretim” merkezli kullanım, doğal olarak yüksek sesli müzik, bağırarak konuşma ya da kalabalık kutlama atmosferini ikinci plana itiyor. Gürültü, Ankara kafelerinde istenmeyen bir unsur olarak görülüyor; sessizlik ya da alçak sesli uğultu ise adeta yazılı olmayan bir kural gibi korunuyor.

ZİHİNSEL YORGUNLUK ANKARA’DA SESSİZLİĞE YOL AÇIYOR

İstanbul’da insanlar çoğunlukla fiziksel ve duyusal yorgunluktan şikâyet ediyor; trafik, kalabalık, korna, vapur, metro ve sokak gürültüsü günün her anında hissediliyor. Bu nedenle kafeler “koşturmaca içinde kısa bir mola” alanı olarak, yüksek enerjili ve hareketli atmosferle birlikte var oluyor.

Ankara’da ise yorgunluğun ana kaynağı çoğu zaman zihinsel süreçler oluyor. Bürokratik evrak trafiği, akademik yük, sınav hazırlıkları, uzun toplantılar ve siyasi gündem takibi, insanları zihnen yoruyor. Bu profil, kafe tercihini de sessiz, sakin, dikkati dağıtmayan mekânlardan yana kullanıyor. Böylece Ankara kafeleri, yüksek desibel yerine düşük tonlu bir uğultuyla ayakta duran, sakin ama dolu bir atmosfer sunuyor.

ANKARA’DA DENİZ OLMAMASI KAFE KÜLTÜRÜNÜ İÇE KAPATIYOR

Ankara’da sıkça dile getirilen “Deniz yok, birbirimize bakıyoruz” cümlesi, şehrin sosyal hayatını özetler nitelikte. İstanbul’da kafeler çoğu zaman denize, boğaza, kalabalık caddelere veya turistik meydanlara açılırken, Ankara’da bu tarz dış uyaranlar sınırlı.

Bu durum kafe içi dinamiği de değiştiriyor. Ankara kafelerinde masaya oturan biri, dışarıdaki manzarayı seyretmekten çok, masadaki kişiye, kitaba ya da bilgisayarına odaklanıyor. Kafeler birer “seyir alanı” değil, “içe dönüş alanı” haline geliyor. Bu içe kapalı yapı da sessizliği besliyor; insanlar yüksek sesle değil, derinlikli ve daha kontrollü bir tonda konuşmayı tercih ediyor.

ANKARA’NIN İKLİMİ KAFELERİ “SIĞINAK”A DÖNÜŞTÜRÜYOR

Ankara’nın sert ve uzun süren kışları, rüzgârlı ve gri havası, şehir sakinlerini yılın önemli bir bölümünde iç mekânlara yönlendiriyor. Bu koşullarda kafeler, yalnızca kahve içilip kalkılan yerler olmaktan çıkarak “ikinci ev” ya da modern sosyolojideki ifadesiyle “third place” (üçüncü mekân) rolünü üstleniyor.

Vatandaşlar bu mekânlara ısınmak, sığınmak, çalışmak, uzun sohbetler etmek için giriyor; çoğu zaman tek bir çay ya da kahve eşliğinde saatlerce kalıyor. Böyle bir mekânda yüksek sesle konuşma, sürekli hareket veya agresif müzik tercihleri, “ev konforu” arayan kitle tarafından doğal biçimde dışlanıyor. Mekân işletmecileri de bu beklentiye uyum sağlıyor; ışık, müzik ve oturma düzeni, uzun süreli ve sakin kullanım için kurgulanıyor.

TÜKETİM ALIŞKANLIĞI ANKARA’DA DURAKLAMAYI, İSTANBUL’DA HIZI BESLİYOR

Kafe işletmeciliği ve müşteri davranışları iki şehir arasında belirgin şekilde ayrışıyor. İstanbul’da yüksek kira maliyetleri, yoğun turist akışı ve hızlı yaşam temposu, mekanları yüksek sirkülasyona zorluyor. Masaya oturan müşterinin hızla sipariş verip, fotoğraf çekip, kısa sürede kalkması bekleniyor. Bu döngü, mekân ses seviyesini de sürekli yukarıda tutuyor; müzik ve kalabalık hep hareket halinde kalıyor.

Ankara’da ise müşteri profili ağırlıklı olarak öğrenci, memur, akademisyen ve emeklilerden oluşuyor. Birçok kafede tek bir içecek eşliğinde 3–4 saat oturmak olağan kabul ediliyor. Garsonların “kalkın” baskısı yapmaması, işletmelerin uzun süreli oturmayı tolere etmesi, acelecilikten doğan gürültüyü azaltıyor. Ankara pratiğinde kafe, hızlı tüketim merkezinden çok, uzun soluklu sohbet ve düşünce adresi olarak konumlanıyor.

MÜZİK SEVİYESİ ANKARA’DA SOHBETİ, İSTANBUL’DA ENERJİYİ ÖN PLANA ÇIKARIYOR

Ankara’daki özellikle Bahçelievler, Tunalı, Kızılay ve çevresindeki köklü kafeler, müziği sohbeti bastırmayacak seviyede tutma konusunda yıllar içinde belirgin bir standart oluşturdu. Fon müziği, çoğu yerde konuşmayı, okumayı ve ders çalışmayı engellemeyecek bir tonda ayarlanıyor.

İstanbul’da ise birçok popüler semtte (Beşiktaş, Karaköy, Kadıköy, Nişantaşı vb.) mekanlar enerjiyi yüksek tutmak, sosyal medya paylaşımlarında “canlı” görünmek ve dışarıdaki kalabalıkla rekabet etmek için müziği ve tempoyu arttırma eğiliminde. Bu fark, İstanbul kafelerini daha “sosyalleşme ve deneyim”, Ankara kafelerini ise daha “odaklanma ve sohbet” eksenine yerleştiriyor.

ANKARA’DA SESSİZLİK MESAFELİ BİR SAMİMİYET YARATIYOR

Ankara kafelerindeki sessizlik, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında “soğukluk” olarak algılansa da, kent sosyolojisi açısından mesafeli bir samimiyeti ifade ediyor. Masalar arasında görünmez bir saygı duvarı var; yan masadaki öğrencinin sınava çalıştığı, bürokratın dosya incelediği, akademisyenin makale yazdığı biliniyor ve buna bilinçli bir müdahale edilmiyor.

İstanbul’daki kalabalık daha çok “yan yana ama yalnız” bir tablo oluştururken, Ankara’da aynı mekânda oturanlar birbirine karışmadan, ama birbirinin varlığını dikkate alarak zaman geçiriyor. Bu da sessizliği, iletişimsizliğin değil, derin iletişimin ve karşılıklı saygının bir göstergesine dönüştürüyor.

ANKARA VE İSTANBUL KAFE KÜLTÜRÜNÜN FARKLARI

Ankara kafelerinde ana odak; sohbet, ders, kitap ve zihinsel üretim olurken, İstanbul kafelerinde ağırlık sosyalleşme, deneyim ve manzara etrafında toplanıyor. 

Ankara’daki gürültü daha çok kısık sesli bir uğultu şeklinde hissedilirken, İstanbul’da müzik, trafik ve yüksek kahkahalar ses ortamını belirliyor. Başkentte oturma süreleri çoğu zaman saatlerce sürerken, İstanbul’da sirkülasyon baskısı nedeniyle kısa ya da orta süreli kullanım öne çıkıyor. Ankara’nın müşteri profili öğrenci, memur ve emekli ağırlıklı; İstanbul’da ise turist, beyaz yaka ve gezginler daha görünür durumda. Mekân hissi de bu tabloya göre değişiyor: Ankara kafeleri ev salonu ya da kütüphane atmosferi verirken, İstanbul kafeleri çoğu zaman podyum ya da meydan duygusu uyandırıyor.

SONUÇTA ANKARA TEPKİNİN DEĞİL, TEFEKKÜRÜN ŞEHRİ OLARAK ÖNE ÇIKIYOR

Ankara kafelerinin sessizliği, şehrin melankolik ruhunun, bürokratik ağırlığının ve entelektüel birikiminin doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor. İstanbul daha çok “temaşa”, yani seyir ve gösteri şehri olarak kodlanırken, Ankara “tefekkür”, yani düşünce ve içe dönüş şehri kimliğiyle ayrışıyor. Kafeler de tam bu ayrımın somutlaştığı alanlar olarak dikkat çekiyor.

Yorumlar

Yorum kurallarını okudum ve kabul ediyorum.
Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorum ekleyen siz olun.
Sonraki Sayfa