Bir ağacın gövdesine dokunduğunuzda aslında zamana dokunursunuz. O kabuğun altında yılların sabrı, mevsimlerin izleri, rüzgârla yapılan sonsuz bir anlaşma vardır. Bir ağaç konuşabilseydi, belki de sadece bir şey söylerdi:
“Ben size nefes verdim, siz beni susturdunuz.”
Eskiden çocuklar sokakta oynarken gölgesine sığınırdı o ağaçların. Rüzgârla hışırdayan yapraklar, yazın sıcağında bir ninni gibi serinlik getirirdi. Şimdi o çocuklar yok… Gölgesi de, nefesi de betonun arasında kayboldu. Her yeni bina, bir nefesin eksilmesi demek. Ama biz hâlâ nefes alabiliyorsak, o da sessizce direnen birkaç ağacın sayesinde.
Ne garip değil mi?
Bir ağaç kesildiğinde sessiz kalıyoruz ama bir internet bağlantısı kesilse dünyayı ayağa kaldırıyoruz. Bir orman yanarken ekranlarımızın parlaklığına gömülüyor, içimizdeki vicdanı susturuyoruz. Oysa bir ağacın yanması, aslında hepimizin ciğerinin biraz daha daralmasıdır. Bir gün nefes almak bile lüks olduğunda mı anlayacağız değerini?
Bir yaprağın düşüşü, bir mevsimin sonu değil; bir yaşamın eksilişidir. Doğayı kaybetmek, sadece bir manzarayı değil, kendi geleceğimizi silmektir. Ağaçlar bize hiçbir şey sormadan verir: gölge, nefes, denge, huzur…
Bizse çoğu zaman onlara bir teşekkür bile borç biliriz. Ama unutma, her kesilen ağaç, geleceğe bırakılan bir suskunluktur. Belki de artık doğayı kurtarmak için büyük adımlar değil, küçük farkındalıklar yeterlidir. Bir fidan dikmek, bir yaprağa dokunmak, bir orman yerine bir düşünceyi yeşertmek… Çünkü doğa sadece toprağın değil, insanın da aynasıdır. Ve o ayna her gün biraz daha tozlanıyor. Sonunda şunu soracağız kendimize:
“Biz doğayı koruduk mu, yoksa o bizi affetmekten mi yoruldu?”