Gönüllü Köleliğin Sevimli Canavarları: Cüzdanımızdaki Labubu’dan Zihnimizdeki Mavi Balina’ya

YAYINLAMA
03 Ocak 2026 23:56
GÜNCELLEME
04 Ocak 2026 21:02

Çok tuhaf değil mi?

Bir zamanlar insanlar kölelikten kurtulmak, özgür olabilmek için hayatlarını ortaya koyardı.

Bugün ise bizler, modern köleliğe gönüllü, hatta hevesli bir hâle geldik.

Tarihe dönüp baktığımızda, bugün “estetik” ya da “özgürlük” simgesi sandığımız pek çok şeyin, geçmişte tahakkümün, disiplinin ya da alt sınıflara dayatılan semboller olduğunu görüyoruz. Dün aşağılanmanın işareti olan şeyler, bugün pahalı birer aksesuar olarak vitrinlerde.

Bizler, yani 90’lı yıllarda çocuk olanlar; geçmişin sadeliği ile bugünün dijital hızının arasına sıkışmış bir köprü nesliyiz. Belki o gün fark etmedik ama bugün tablo çok daha net.

Bazen kendimi Aldous Huxley’nin distopik dünyası Cesur Yeni Dünya’nın içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum.

Özellikle son yıllarda Labubu ve ardından gelen Monchhichi çılgınlığını gördüğümde, zihnimde doğrudan Noam Chomsky’nin o meşhur tespiti yankılanıyor:

“Sorun – Tepki – Çözüm.”

Popüler kültür, kontrolsüz sosyal medya ve bilinçsizce tüketilen dijital içerikler, insanı — hatta artık yetişkinleri bile — adım adım “boş bir levha”ya dönüştürüyor.

İşin en acı tarafı şu: Artık bu levhaya yazılanlar sadece çocuklara değil, gönüllü yetişkinlere de hitap ediyor.

LabubuLabubu

***

SEVİMLİ CANAVARLAR MASUM MU?

Labubu ve Monchhichi meselesi ilk bakışta fazlasıyla masum görünüyor.

Sevenler için bu bir “koleksiyon”, bir “stres atma yöntemi”, hatta bazılarına göre çocukluğa açılan güvenli bir kapı. Akademik literatürde bu eğilimi savunanlar var. Onlara göre kusursuzluk çağında insanlar artık pürüzsüz olandan sıkıldı. Filtrelenmiş yüzler, yapay mutluluklar ve sürekli parlatılan hayatlar arasında; dişleri yamuk, bakışları tuhaf, biraz da “çirkin” bu karakterler daha gerçek, daha samimi geliyor.

Bir başka savunma ise psikolojik. “Kidult” denen, yani yetişkin-çocuk tüketici profiline göre; bu oyuncaklar modern hayatın stresine karşı zararsız bir kaçış alanı. Kimine göre içimizdeki çocuğu iyileştiriyoruz, kimine göre kontrol edemediğimiz bir dünyada küçük bir mutluluk alanı yaratıyoruz. Kör kutuyu açarken birkaç saniyeliğine faturalar, gelecek kaygısı, yetişkinlik sorumlulukları askıya alınıyor.

Kağıt üzerinde bakıldığında kulağa fena gelmiyor.

Ama sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü bu “masum kaçış” anlatısının arkasında çok daha sistematik bir mekanizma var. Kör kutu denilen sistem, sadece merak değil; kumar psikolojisi üzerine kurulu. Ne çıkacağını bilmediğin bir kutu için defalarca ödeme yapıyorsun. Aradığın karakter çıkmazsa bir tane daha alıyorsun. Sonra bir tane daha. Bu döngü çocuklara değil, özellikle yetişkinlere hitap ediyor. Çünkü harcayacak parası olan, ama sorgulamaya ayıracak enerjisi kalmayan bir kitle var.

Bir de işin “sürü” boyutu var.

Labubu’yu seven herkes estetik kaygıyla sevmiyor. Bir kısmı gerçekten seviyor olabilir, evet. Ama büyük bir kesim için mesele şu soruya indirgeniyor: “Herkes alıyorsa, ben neden almayayım?”

Çantaya takılan o küçük canavar, bir oyuncaktan çok bir aidiyet rozeti gibi dolaşıyor.

Ve burada kritik bir eşik aşılıyor.

Çünkü artık mesele “ne sevdiğimiz” değil, neden sevdiğimiz olmaktan çıkıyor.

Sorgulama devre dışı kaldığında, estetik de, mantık da, ihtiyaç da geri plana itiliyor. Geriye sadece “trende uyma” refleksi kalıyor.

İşte bu nokta, bu sevimli canavarları sadece pahalı oyuncaklar olmaktan çıkarıyor.

Burada kurulan ilişki; masum bir koleksiyon merakından ziyade, itaate alıştıran bir kültürün küçük bir provası gibi duruyor. Ayrı dünyalar gibi görünse de, tam da bu yüzden zihnimde istemeden başka örneklerle yan yana geliyorlar.

Bir uçta “herkes alıyor” diye sorgusuzca para harcanan plastik canavarlar,

diğer uçta “herkes yapıyor” diye kabul edilen çok daha karanlık dijital oyunlar…

Aralarındaki mesafe sanıldığı kadar uzak mı, işte orası tartışmaya açık.

Monchhichi Monchhichi 

***

SORUN, TEPKİ VE SEVİMLİ ÇÖZÜM

Bu noktada mesele artık Labubu’yu sevip sevmemek değil.

Asıl soru şu: Bu sevgi nasıl, hangi zeminde ve kimlerin işine yarayacak şekilde üretiliyor?

Burada karşımıza, Noam Chomsky’nin yıllar önce tarif ettiği o basit ama sarsıcı mekanizma çıkıyor:Monchhichi 

Önce sorun yaratılıyor.

Modern hayat insanı yalnızlaştırıyor. Sosyal ilişkiler yüzeyselleşiyor, ekonomik belirsizlik artıyor, gelecek fikri giderek bulanıklaşıyor. Ev almak, hayat kurmak, güvenli bir gelecek planlamak birçok insan için hayal hâline geliyor.

Ama bu tablo yalnızca maddi olarak sıkışmış kesimlere özgü değil. İlginç biçimde, varlık içinde yaşayan bazı insanlar da başka bir boşluğun içinde savruluyor. Kökten, anlamdan ve “kendisi olmaktan” kopmuş bir zenginlik hâli… Sahne ışıklarının altında görünür olma ihtiyacı, aidiyetin ve anlamın yerini alıyor.

Yetişkinlik, artık kimseye gerçek bir “istikrar” vaadi sunmuyor; ister yoksulluk ister bolluk içinde olsun, herkesi sürekli tetikte tutan bir stres alanına dönüşüyor.

Bu, bir kriz değil belki ama sürekli düşük dozda bir bunaltı hâli.

Ardından tepki geliyor.

İnsanlar bu boşluğu dolduracak bir şey arıyor. Daha az düşünmek, daha az sorgulamak, biraz olsun rahatlamak istiyor. Bu noktada sistem, “neden mutsuzuz?” sorusuna cevap vermek yerine, “nasıl oyalanırız?” sorusuna odaklanıyor.

Ve sonra çözüm sahneye çıkıyor.

Küçük, sevimli, zararsız görünen çözümler…

Bir oyuncak, bir aksesuar, bir koleksiyon parçası. “Kendin için yapıyorsun”, “bunu hak ettin”, “sadece eğleniyorsun” cümleleriyle paketlenmiş bir mutluluk hissi. Ne ilaç prospektüsü var ne yan etki uyarısı. Sadece renkli bir kutu ve kısa süreli bir haz.

Ama bu çözüm, sorunu gerçekten çözüyor mu?

HAYIR.

Sadece onu görünmez kılıyor.

Çünkü bu sistem, insanı mutsuz eden nedenlerle yüzleşmesini istemiyor. Yalnızlığın nedenlerini, ekonomik sıkışmışlığı, geleceksizlik hissini tartışmak zahmetli. Onun yerine, insanın dikkatini daha kolay yönetilebilecek nesnelere yönlendiriyor. Bir şeyleri satın alarak, toplayarak, sergileyerek “iyi hissettiğimizi” sanmamızı sağlıyor.

Buna terapi diyenler var.

“İçimizdeki çocuğu iyileştiriyoruz” diyenler var.

Ama burada yapılan şey iyileştirmekten çok, uyuşturmak gibi duruyor.

Sorun ortada duruyor, tepki yönetiliyor, çözüm ise hep aynı yere bağlanıyor: TÜKETİME.

Ve bu çözüm ne kadar yaygınlaşırsa, o kadar normalleşiyor.

Bir noktadan sonra kimse “neden?” diye sormuyor. Soru şu oluyor:

“Hangisini almalıyım?”

İşte tam bu eşikte, masum görünen oyuncaklar sadece birer eşya olmaktan çıkıyor.

İnsan iradesini, karar mekanizmasını ve sorgulama refleksini yavaş yavaş törpüleyen bir alışkanlık hâline geliyor.

Bu alışkanlık bize şunu öğretiyor:

Sorgulama, uyum sağla.

Düşünme, katıl.

Karşı çıkma, trende bin.

Bu dil, bana ister istemez George Orwell’in 1984 romanındaki “Sevgi Bakanlığı”nı hatırlatıyor. Orada insanlar, sorguladıkları için cezalandırılıyor; sonunda ise itaat etmeleri yetmiyor, itaat ettiklerini sevmeleri bekleniyordu.

Romanın başkahramanı, işkenceye dayanamadığında artık Büyük Birader’den korkmayı değil, onu gerçekten sevmeyi öğreniyordu. Sorgulama bitiyor, direnç eriyor, geriye sadece uyum kalıyordu.

Bugün elbette işkence odaları yok. Ama sorgulamadan sevmenin, düşünmeden katılmanın ve “herkes yapıyor” diye benimsemenin normalleştiği bir iklim var.

Ve bu öğreti, yalnızca oyuncaklarla sınırlı kalmıyor.

***

AYRI DÜNYALAR, AYNI MEKANİZMA

Burada durup dürüst bir soru sormak gerekiyor.

Labubu ve Monchhichi gibi sevimli görünen tüketim çılgınlıklarıyla, yıllar önce gençleri karanlığa sürükleyen Mavi Balina vakası gerçekten birbirinden bu kadar uzak mı?

İlk bakışta elbette öyle görünüyor.

Biri masum bir oyuncak.

Diğeri karanlık, tehlikeli ve yıkıcı bir dijital oyun.

Ama mesele nesneler değil; işleyen zihinsel düzenek.

Mavi Balina vakasında çocuklara ve gençlere doğrudan “kendine zarar ver” denmiyordu. Süreç çok daha sinsi ilerliyordu. Önce küçük görevler, sonra alışma, ardından itaat. Her aşamada şu duygu besleniyordu: “Grubun içindesin, seçilmişsin, dışarıda kalırsan yoksun.”

Sorgulama zayıfladıkça, verilen komutlar normalleşiyordu.

Bugün Labubu ya da Monchhichi çılgınlığında kimseye zarar verme çağrısı yok, evet. Ama mekanizma tanıdık.

Burada da birey, kendi kararını verdiğini sanıyor. Oysa yönlendirilen şey beğeni değil, uyum refleksi.

“Herkes alıyor.”

“Trend bu.”

“Anlamıyorsan sorun sende.”

Bu noktada bir durmak gerekiyor.

Çünkü sorgulamadan yapılan her kabul, içeriğinden bağımsız olarak bir alışkanlık yaratır. Bugün bu alışkanlık cüzdanı hedef alır, yarın zihni. Bugün zararsız gibi görünür, yarın sınırları zorlar. Asıl tehlike, insanın neden yaptığına bakmadan yapmaya alışmasıdır.

İşte tam bu noktada ister istemez George Orwell’in 1984’indeki “Sevgi Bakanlığı” akla geliyor.

Orada insanlara sadece itaat etmeleri yetmiyordu; itaat ettiklerini sevmeleri gerekiyordu. Sorgulayanlar cezalandırılıyor, sonunda direnemeyenler Büyük Birader’i gerçekten sevmeye başlıyordu. Düşünce değil, duygu teslim alınıyordu.

Bugün kimseye işkence yapılmıyor.

Ama sorgulamadan sevmenin, düşünmeden katılmanın ve “herkes böyle” diye kabullenmenin yüceltildiği bir kültür var. Ve bu kültür, bireyin iradesini fark ettirmeden aşındırıyor.

Bu yüzden mesele Labubu’nun çirkin ya da sevimli olması değil.

Mesele Monchhichi’nin pahalı ya da nostaljik olması hiç değil.

Mesele, bu nesneler üzerinden itaatin prova edilmesi.

Ayrı dünyalar gibi duran bu örnekler, aynı yere bağlanıyor:

İnsanlara neyi neden yaptıklarını değil, nasıl uyum sağlayacaklarını öğreten bir düzen.

Ve bu düzen, en tehlikeli hâline tam da “zararsız” göründüğünde ulaşıyor.

***

KIRBAÇ YOK, HAZ VAR

Bütün bu tabloya baktığımda aklıma hep aynı cümle geliyor.

Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya’da insanların nasıl yönetileceğini yıllar önce anlatmıştı. Ona göre modern dünyanın diktatörlüğü, kırbaçla, yasakla ya da korkuyla kurulmayacaktı. İnsanlar zincirlenmeyecek, aksine zincirlerini seveceklerdi.

Çünkü onlara haz verilecekti.

Düşünmek yerine eğlenmeleri, sorgulamak yerine oyalanmaları sağlanacaktı.

Mutluluk, küçük dozlar hâlinde dağıtılacak; itiraz etmeye gerek kalmayacaktı.

Bugün kimse bize “itaat et” demiyor.

Bize sadece “sev” deniyor.

Satın al, paylaş, trende katıl, mutlu olduğunu hisset.

Labubu’nun dişleri, Monchhichi’nin masum bakışları ya da rengârenk kutular bu yüzden bu kadar tanıdık. Onlar bir tehdit gibi durmuyor. Zaten mesele de bu. Tehlike hiçbir zaman çirkin, karanlık ya da açıkça düşmanca gelmez. Tehlike, en çok zararsız göründüğünde işe yarar.

Bugün bir oyuncağa “herkes alıyor” diye para harcayan zihin, yarın başka bir “herkes yapıyor” çağrısıyla karşılaştığında durup düşünebilecek mi?

Yoksa düşünmeyi çoktan lüks sayan bir alışkanlığın içine mi gömüldük?

Bu bir ahlak dersi değil.

Kimsenin elindeki oyuncağı alıp çöpe atması gerektiğini söylemiyorum.

Sadece şunu hatırlatmak istiyorum:

Asıl mesele neyi sevdiğimiz değil, neden sevdiğimiz.

Çünkü insan, sorgulamayı bıraktığı gün köle olur.

Ve köleliğin en kalıcı hâli, gönüllü olanıdır.

Belki de artık kutuyu açıp içinden ne çıktığına sevinmek yerine, bir an durup kutunun kendisini sorgulama zamanı gelmiştir.

Çünkü bazen en sevimli canavarlar, cüzdanımızı değil; fark ettirmeden irademizi kemirir.

Yorumlar (0 yorum)
Yorum kurallarını okudum ve kabul ediyorum.
Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorum ekleyen siz olun.