Sabah oluyor ama kimse fark etmiyor.
Gün doğuyor, kuşlar ötüyor; apartman sakinleri ise “görmedim, duymadım, burada değildim” modunda.
Asansörde beş kişi var.
Herkes birbirine birer metre mesafede, sanki selam verilirse alarm çalacak. Gözler ya kapıda ya telefonda. Kimse kimseyi görmüyor ama herkes birbirini çok iyi “görmezden” geliyor.
Bir “Günaydın” artık riskli bir kelime.
Ya karşılık verilmezse? Ya garip bakarsa? Ya yanlış anlaşılırsa? Bu yüzden en güvenlisi susmak. Zaten sessizlik, yeni nesil nezaket sayılıyor olabilir.
Eskiden selam vermek görgüydü.
Şimdi cesaret işi. Selam veren hafif şüpheli, cevap veren ekstra sosyal kabul ediliyor. Bakkala giriyorsun, kasiyerle bakışıyorsun… Kim önce selam verirse kaybedecek gibi bir hava var.
Herkes çok meşgul.
Ama nedense o meşguliyet, selam vermeye gelince zirve yapıyor. Parmaklar mesaj yazıyor, story izliyor, ekran kaydırıyor; ama dudaklar “günaydın” demeye kilitlenmiş.
Oysa selam vermek zaman almaz.
Dakika çalmaz, enerji sömürmez, kota doldurmaz. Ama vermeyince, sabahlar biraz daha soğuk, insanlar biraz daha yabancı oluyor.
Belki de sorun sabahın erkenliği değil.
Sorun, yan yana yaşayıp birbirine değmeden geçmeyi normal saymamız. Selam, bu mesafeyi bozan küçük bir itirazdı; biz o itirazdan sessizce vazgeçtik.
Bir sabah selam vermeyi hatırladığımızda, belki insan olmayı da yeniden hatırlarız.