Sabah evden çıkıyoruz. Elimizde kahve bardağı, cebimizde telefon, aklımızda bin türlü iş. O bardağı çöp kutusuna atmakla yere bırakmak arasındaki mesafe bazen sadece bir adım. Ama o bir adım, çevre kirliliği dediğimiz büyük meselenin tam ortası.
Çevre kirliliğini hep büyük laflarla konuşmayı seviyoruz. Fabrikalar, bacalar, denizlere akan atıklar… Evet, hepsi doğru. Ama yere atılan bir izmarit, piknikten sonra bırakılan poşet, “nasıl olsa biri temizler” diye kenara koyulan çöpler de bu hikâyenin sessiz kahramanları. Ya da suç ortakları.
Bir günlüğüne belediye işçisi olsak mesela… Sabahın köründe, başkalarının “önemsiz” gördüğü çöpleri toplasak. Belki o zaman, yere atılan bir pet şişenin aslında ne kadar ağır bir yük olduğunu anlarız. Çünkü o şişe sadece görüntü kirliliği değil; toprağa, suya, havaya bırakılmış bir iz.
En acısı da şu: Çevreyi kirleten “başkaları” değil. O başkaları çoğu zaman biziz. Arabadan atılan bir peçete, balkondan silkelenen halı, deniz kenarında bırakılan çekirdek kabukları… Küçük şeyler gibi görünüyor ama doğa küçük şeyleri unutmuyor.
Belki dünyayı kurtaramayız. Ama sokağımızı, parkımızı, deniz kenarını koruyabiliriz. Çünkü çevre kirliliği dev bir felaket değil sadece; her gün verdiğimiz küçük kararların toplamı. Ve o kararlar, ya dünyayı biraz daha kirletiyor ya da biraz daha nefes aldırıyor.