Hayat büyüdükçe, çevremiz kalabalıklaşıyor. İşler çoğalıyor, sorumluluklar artıyor, tanıdık yüzler her gün biraz daha fazlalaşıyor. Ama garip bir şekilde, konuşacak insan sayısı artarken dertleşecek insan sayısı azalıyor.
İş hayatı bunun en sessiz tanığı. Aynı ofiste günlerce yan yana oturduğumuz insanlar var. Sabah “günaydın” dediğimiz, öğle arasında aynı masaya oturduğumuz, bazen sadece bakışarak anlaştığımız… Sonra bir gün biri gidiyor, diğeri kalıyor. İletişim seyrekleşiyor, sesler uzaklaşıyor. Geriye sadece “ne iyi insandı” cümlesi kalıyor.
Çünkü iş hayatında çoğu ilişki fark etmeden zamana değil, duruma bağlanıyor. İş varken var olan bağlar, koşullar değişince sessizce çözülüyor. Kimse kötü olmuyor, kimse suçlu da değil. Sadece hayat, insanları birbirinden usulca ayırıyor.
En acısı da şu: Kalabalıklar içinde yalnız hissetmek. Telefon rehberi dolu ama arayacak kimse yok. Mesaj kutusu kalabalık ama “nasılsın?” sorusu samimiyetsiz geliyor. Çünkü gerçek dostluk, müsaitlik durumuna değil; kalpte açılan yere bağlı.
Belki de mesele insanların hayatımıza girmesi değil. Mesele, kimlerin kalabildiği. Kimlerin yoğunluk bahanesinin arkasına saklanmadan yanımızda durabildiği. Kimlerin sadece iyi günlerde değil, sessiz zamanlarda da hatırladığı.
İş hayatı bize çok şey öğretiyor: Disiplini, mücadeleyi, ayakta kalmayı… Ama dostluğu öğretmiyor. Dostluk, bütün bu koşuşturmanın içinde insan kalabilenlerin işi. Ve bazen en büyük başarı, kalabalık bir hayatın içinde birkaç gerçek dostu kaybetmeden yürüyebilmektir.