Bir zamanlar mutlu olmak bu kadar zor değildi. Sıcak bir çayın buğusunda, camdan içeri süzülen güneşte, sevdiğimiz bir şarkının radyoda ansızın çalmasında gizliydi mutluluk. Şimdi ise mutluluk, uzun yapılacaklar listelerinin en altına itilmiş bir hedef gibi duruyor. “Bir gün”e ertelenmiş, koşullara bağlanmış, neredeyse lüks sayılan bir duygu oldu.
Küçük şeylerden mutlu olmayı unuttuk mu gerçekten?
Yoksa büyük beklentilerle kendimizi yorduk da farkına mı varmadık?
Her şey daha fazlasını istememizle başladı belki de. Daha çok kazanmak, daha iyi görünmek, daha ileri gitmek… Hayat hızlandı, biz hızlandık. Durup nefes almayı, bir anın içinde kalmayı beceremez olduk. Kahvemiz soğuyor ama biz fark etmiyoruz. Yanımızdan geçen bahar geçiyor, biz ekranlara bakıyoruz.
Eskiden bir mesaj yeterdi sevinmeye.
Şimdi mesaj geliyor ama “neden daha geç gelmedi?” diye düşünüyoruz.
Elimizdekine bakmak yerine, hep eksik olana odaklanıyoruz. Ve fark etmeden mutluluğu küçümsüyoruz.
Oysa hayat hâlâ küçük şeylerde.
Sabah evden çıkarken yüzümüze çarpan serinlikte, annemizin sesinde, çocuğun sokakta gülüşünde, akşam eve sağ salim dönebilmiş olmamızda… Bunlar büyük mutluluklar değil belki ama gerçek olanlar.
Belki de unuttuğumuz bir şey var:
Mutluluk bir varış noktası değil, yolun kendisi.
Ve yol, çoğu zaman küçük ayrıntılardan geçiyor.
Bugün durup şunu sormak gerekiyor kendimize:
En son ne zaman küçük bir şeye içtenlikle sevindik?
Cevap uzak geliyorsa, suç hayatın değil.
Biraz yavaşlamaya, biraz bakmaya, biraz hissetmeye ihtiyacımız var.
Çünkü küçük şeyler hâlâ orada…
Sadece biz onları görmeyi unuttuk.